4 Nisan 2010 Pazar

Hazreti Yusuf Medresesi


İnsanları yalnızca Allah'a kulluk etmeye ve güzel ahlaklı olmaya çağıran samimi Müslümanlar için, hiçbir suçları bulunmadığı halde zaman zaman yaşamak zorunda bırakıldıkları hapishaneler, manevi açıdan çok güzel birer eğitim ve nefsi terbiye yeridirler. Diğer bir deyişle, müminler için hapishaneler birer medrese hükmündedirler.Bu medreselerin Yusuf ismiyle anılmalarının nedeni ise, -Kuran'da bildirildiği üzere- Allah'a imanı ve güzel ahlakı ile tanınan Hz. Yusuf'un suçsuz yere hapiste kalmış olmasıdır. Hz. Yusuf, kendisinin suçsuz olduğuna dair deliller apaçık ortada olmasına rağmen, Allah'ın dinini anlatan bir insan olduğu için iftiraya uğramış, ardından hapse atılmış ve yıllar yılı hapiste kalmıştır. Bu olaylar esnasında, başına her gelenin Allah'tan bir hayır olduğunu bilmiş, hapiste dahi tebliğ vazifesine devam ederek diğer mahkumlara Allah'ın varlığını ve güzel ahlakı anlatmış, hapis hayatı boyunca asla bir şikayette bulunmamıştır. İşte onun bu tavrı, kendisinden sonra gelen tüm müminlere de güzel bir örnek teşkil etmiştir.Hz. Yusuf'tan başka, İmam-ı A'zam, İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve yakın tarihimizden Bediüzzaman Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan ve Gönenli Mehmet Efendi gibi İslam büyükleri de türlü iftiralara uğramış, sahte delillerle aleyhlerinde tuzaklar kurulmuş ve bu iftiralardan dolayı da hapisle cezalandırılmışlardır. Bu mübarek kişiler de aynı Hz. Yusuf gibi başlarına gelen zorluk ve sıkıntıyı kendileri için bir nimet bilmişler, ahiretteki karşılığını düşünerek şevklenmişlerdir. Hapis hayatındaki zorlukların kendileri için manevi bir eğitim, bir nevi inzivaya çekilme olduğunu düşünerek, hapiste değil de Medrese-i Yusufiye'de olduklarını kabul etmişlerdir.
(Yusuf) Dedi ki: "Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir... Böylece Rabbi, duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı... Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı.(Yusuf Suresi, 33-35)



YARATILIŞ GERÇEĞİ

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona
yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

Şüphesiz, mü’minler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türeyip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.
(Casiye Suresi, 3-4)

www.harunyahya.org

Allah bazı canlıları, bulundukları ortamı renk ve şekil olarak taklit etme yetenekleriyle birlikte yaratmıştır. Bu sayede düşmanlarından kolaylıkla gizlendikleri gibi karşılarındaki canlılara da istedikleri mesajları göndermiş olurlar. Dişileri cezbetmek ya da düşmanları korkutmak bu mesajlardan başlıcalarıdır.

www.harunyahya.net

Dediler ki: "Allah oğul edindi." O, (bu yakıştırmadan) Yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. (Bakara Suresi, 116)

www.kuranbilgisi.com

De ki: "Gördünüz mü haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin." (Ahkaf Suresi, 4)

www.belgeseller.net

Darwinistler, çiçeklere renklerini veren, yapraklarındaki kıvrımları belirleyen, çiçeğin yapraklarının kadifemsi yumuşaklığını, dünyanın neresine giderseniz gidin aynı muhteşem kokuları belirleyen bilgilerin nasıl bir çiçeğin genlerine yerleştiğini, bunun bütün bitki türleri için geçerli olduğu gerçeğini düşünmezler.

www.imanhakikatleri.com

"Onlar hâlâ Kuran'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının Katından
olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı." (Nisa Suresi, 82)

www.kuranmucizeleri.org

O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?
(Enbiya Suresi, 30)

www.darwinistneleridusunmez.com

İlk günlerde sadece anne kanından gerekli besinleri alan cenin, artık kendi vücudunu beslemek ve hücrelerine oksijen gönderebilmek için kendine has bir kan dolaşım sistemine ihtiyaç duymaktadır. İşte bu sistemin meydana gelmesi için birçok hücre ani bir kararla işbirliği yapıp dolaşım sistemini oluşturmaya başlar. Hücrelerin bu davranışları, onların sonsuz bir akıl ve ilim sahibi olan Allah’ın ilhamıyla hareket ettiklerinin apaçık bir delilidir.

www.insanmucizesi.com

İncir, 800'den fazla türü olan Ficus cinsine dahil bir bitki türüdür. Milyonlarca yıldır incir ağaçlarının yapraklarında da, meyvelerinde de bir değişiklik olmamıştır. Ve bu durum incirlerin evrim geçirmediğinin önemli bir ispatıdır. Bu gerçeği gözler önüne seren delillerden biri resimde görülen 65 – 54 milyon yaşındaki incir yaprağı fosilidir.

www.yaratilismuzesi.com

Milyonlarca yıldır var olan incir yaprağı

65 - 54 milyon yıllık
incir yaprağı fosili

Günümüzde yaşayan örneklerinden hiçbir farkı olmayan ve milyonlarca yıl önce yaşamış kınkanatlı bu böcek de, yeryüzündeki tüm canlıların Allah tarafından yaratıldığının delillerindendir.

www.darwinizminsonu.com

1.8 milyon - 11 bin yıllık kınkanatlı bir böcek fosili

65 – 54 milyon yıl önceki at kestanesi yaprağıyla, günümüzde yaşayan at kestanesi ağacının yaprağı arasında hiçbir fark yoktur. Bu farksızlık, bitkilerin evrim geçirmediğini ortaya koyan delillerden sadece biridir. Bitkilerdeki her yapı özel olarak var edilmiştir. Bu da bize bu kusursuz sistemleri yapan üstün bir Aklın olduğunu gösterir. İşte bu üstün aklın sahibi Alemlerin Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini insanlara göstermektedir.

At kestanesi yaprağı

65 - 54 milyon yıllık at kestanesi yaprağı fosili

Günümüzdeki eğrelti otlarının sahip olduğu tüm özelliklere, bundan yüz milyonlarca yıl önce yaşayan eğrelti otları da sahipti. Fosil kayıtları bu gerçeği açıkça göstermektedir. Resimde görülen 360 – 286 milyon yaşındaki eğrelti otuyla, bugünkü eğrelti otları tamamen aynıdır.
Bitkiler, herşeyin bilgisi kendinde olan, sonsuz yaratma gücüne sahip, herşeyin Yaratıcısı Allah tarafından yaratılmıştır.

www.yaratilisgercekleri.com/

Günümüz eğrelti otu (yanda)
360 -286 milyon yıllık eğrelti otu fosili (altta)

Günümüzdeki paleontolojik veriler, fosil kayıtlarının olağanüstü derecede zengin olduğunu göstermektedir. Bu zenginlik içinde evrimcilerin delil olarak kullanabilecekleri bir tane dahi fosil yoktur. Fosil kayıtlarının tamamı Yaratılış gerçeğini teyit etmekte, evrimi yalanlamaktadır. Resimde görülen ringa balığı fosili de evrimin geçersizliğini gözler önüne seren delillerden biridir.

www.netcevap.org

54 - 37 milyon yıllık ringa balığı fosili

Deniz iğnesi, deniz atlarıyla aynı alt takıma (Syngathoidei) dahil olan küçük bir balık türüdür. 23 – 5 milyon yaşındaki deniz iğneleriyle, günümüzde yaşayan deniz iğneleri birbirinden farksızdır. Bu durum, canlıların kademeli olarak evrimleştiklerini ileri süren Darwinistleri yalanlamaktadır.
www.hayatinkokeni.com

Milyonlarca yıl önce yaşamış örnekleri ile arasında hiçbir fark olmayan günümüz deniz iğnesi

23 - 5 milyon yıllık deniz iğnesi fosili


Ele geçirilen keman vatozu fosilleri, hangi döneme ait olursa olsun, hep bir diğerinin aynısıdır. Her türlü özelliğiyle günümüz keman vatozlarına benzeyen bu fosiller, canlıların küçük değişikliklerle aşamalı olarak geliştikleri iddiasını yıkmaktadır. Allah tüm canlıları, bir örnek edinmeksizin, sahip oldukları mükemmel özelliklerle yoktan yaratmıştır.

95 milyon yıllık keman vatozu fosili

Darwinistler tüm canlıların değişim geçirdikleri iddiasındadırlar. Milyonlarca yıl önceye dayanan fosil örnekleri işte bu nedenle çok önemlidir. Canlılar değişmemişlerdir. Tek bir yaşayan fosil bile bu gerçeği ispat ederken, yeryüzü sayısız yaşayan fosil örneği ile doludur.

www.netcevap.org

Dönem: Mezozoik zaman, Kretase dönemi
Yaş: 144-65 milyon yıl
Bölge: Lübnan

Üstte ve yanda görülen keman vatozunun şu anki kompleks yapısı ve anatomik özellikleri bundan 130 milyon yıl önce de aynı şekildedir. (Altta günümüzde yaşayan bir örnek)

Resimde görülen fosil, 33 milyon yıl önce yaşayan gergedanlarla, günümüzdeki gergedanlar arasında hiçbir fark olmadığının delilidir. Milyonlarca yıldır yapıları değişmeyen canlılar, evrim teorisinin büyük bir aldatmacadan ibaret olduğunu göstermektedir. Allah'ın üstün yaratışının izleri olan fosiller, evrimcilerin yalanlarını her geçen gün daha da güçlü bir şekilde deşifre etmektedir.

Milyonlarca yıldır hiçbir değişikliğe uğramamış gergedanlar
Üstte 33 milyon yıllık gergedan kafatası

Fosil kayıtlarında canlıların diğer türlerden, aşama aşama oluştuklarını gösteren hiçbir örnek yoktur. Örneğin, milyonlarca fosil içinde bir tane bile yarı timsah yarı tavşan, ya da yarı yılan yarı tavşan özellikleri taşıyan canlı örneği görülmemiştir. Ancak, tavşanların hep tavşan olarak var olduklarını gösteren binlerce fosil vardır. Fosillerin gösterdiği gerçek açıktır: Canlılar evrim geçirmemişlerdir, onları Allah yaratmıştır.
33 milyon yıllık tavşan fosili

Milyonlarca yıldır hiçbir değişime uğramadan varlıklarını devam ettiren bitkiler, evrim teorisine büyük darbe vurmaktadır. 54 – 37 milyon yaşındaki söğüt yaprağı fosili de, aradan geçen milyonlarca yıla rağmen değişikliğe uğramamış, yani evrim geçirmemiştir. Günümüzdeki söğüt yapraklarıyla, 54 – 37 milyon yıl önce yaşamış olanlar aynıdır.

www.harunyahyaetkileri.com

54 - 37 milyon yıllık söğüt yaprağı fosili

Lauraceae familyasına dahil olan defne ağacının yapraklarından ve meyvelerinden yağ elde edilmektedir. Ayrıca yaprakları baharat olarak da kullanılmaktadır. Resimde görülen defne yaprağı fosili, diğer tüm bitkiler gibi, defnelerin de evrim geçirmediğinin ispatıdır. Bundan 54 - 37 milyon yıl önce yaşayan defneler, günümüzde yaşayanlarla tıpatıp aynı özelliklere sahiptir.


www.yaratilis.com

54 - 37 milyon yıllık defne yaprağı fosili















GİRİŞ:
HAZ­RE­Tİ YU­SUF MED­RE­SE­Sİ NE­DİR?


“... Yu­suf da­ha ni­ce yıl­lar zin­dan­da kal­dı” (Yu­suf Su­re­si, 42) aye­ti­nin ih­ba­rı ve sır­rıy­la Yu­suf Aley­his­se­lam mah­pus­la­rın pi­ri­dir. Ve ha­pis­ha­ne bir ne­vi Med­re­se-i Yu­su­fi­ye olur.”1
Bu söz­ler, ha­ya­tı bo­yun­ca Ku­ran ah­la­kı­nı in­san­la­ra an­la­tan ve sa­de­ce bu ne­den­le ba­zı çev­re­le­rin düş­man­lı­ğı­nı ka­za­na­rak suç­suz ye­re 30 yı­lı­nı sür­gün­ler­de ve ha­pis­ha­ne­ler­de ge­çir­miş olan, 20. yüz­yı­lın en bü­yük İs­lam alim­le­rin­den Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si’ye ait­tir.
Be­di­üz­za­man’ın bu sö­zün­de ha­pis­ha­ne için Med­re­se-i Yu­su­fi­ye ta­nı­mı­nı kul­lan­ma­sı­nın ve bu ki­ta­bın is­mi­nin “Hz. Yu­suf Med­re­se­si” ol­ma­sı­nın ne­de­ni ise şöy­le­dir: İn­san­la­rı yal­nız­ca Allah’a kul­luk et­me­ye ve gü­zel ah­lak­lı ol­ma­ya ça­ğı­ran sa­mi­mi Müs­lü­man­lar için, hiç­bir suç­la­rı bu­lun­ma­dı­ğı hal­de za­man za­man ya­şa­mak zo­run­da bı­ra­kıl­dık­la­rı ha­pis­ha­ne­ler, ma­ne­vi açı­dan çok gü­zel bi­rer eği­tim ve nef­si ter­bi­ye ye­ri­dir­ler. Di­ğer bir de­yiş­le, mü­min­ler için ha­pis­ha­ne­ler bi­rer med­re­se hük­mün­de­dir­ler.
Bu med­re­se­le­rin Yu­suf is­miy­le anıl­ma­la­rı­nın ne­de­ni ise, -Ku­ran’da bil­di­ril­di­ği üze­re- Allah’a ima­nı ve gü­zel ah­la­kı ile ta­nı­nan Hz. Yu­suf’un suç­suz ye­re ha­pis yat­mış ol­ma­sı­dır. Hz. Yu­suf, ken­di­si­nin suç­suz ol­du­ğu­na da­ir de­lil­ler apa­çık or­ta­da ol­ma­sı­na rağ­men, Allah’ın di­ni­ni an­la­tan bir in­san ol­du­ğu için if­ti­ra­ya uğ­ra­mış, ar­dın­dan hap­se atıl­mış ve yıl­lar yı­lı ha­pis­te kal­mış­tır. Bu olay­lar es­na­sın­da, ba­şı­na her ge­le­nin Allah’tan bir ha­yır ol­du­ğu­nu bil­miş, ha­pis­te da­hi teb­liğ va­zi­fe­si­ne de­vam ede­rek di­ğer mah­kum­la­ra Allah’ın var­lı­ğı­nı ve gü­zel ah­la­kı an­lat­mış, ha­pis ha­ya­tı bo­yun­ca as­la bir şi­ka­yet­te bu­lun­ma­mış­tır. İş­te onun bu tav­rı, ken­di­sin­den son­ra ge­len tüm mü­min­le­re de gü­zel bir ör­nek teş­kil et­miş­tir.
Hz. Yu­suf’tan baş­ka İmam-ı A’zam, İmam-ı Ah­med İbn-i Han­bel ve ya­kın ta­ri­hi­miz­den Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si, Sü­ley­man Hil­mi Tu­na­han ve Gö­nen­li Meh­met Efen­di gi­bi Ku­ran ah­la­kı­nı an­lat­mak için yap­tık­la­rı mü­ca­de­le ile bi­li­nen sa­mi­mi Müs­lü­man­lar, Allah’ı ve di­ni in­kar eden, mü­min­le­rin sa­mi­mi­yet­le­ri­ni tak­dir ede­me­yen ki­şi­ler ta­ra­fın­dan hak­sız ye­re suç­lan­mış­lar­dır.
Bu de­ğer­li ki­şi­ler tür­lü if­ti­ra­la­ra uğ­ra­mış, sah­te de­lil­ler­le aleyh­le­rin­de tu­zak­lar ku­rul­muş ve bu if­ti­ra­lar­dan do­la­yı da ha­pis­le ce­za­lan­dı­rıl­mış­lar­dır. Bu de­ğer­li İs­lam bü­yük­le­ri de ay­nı Hz. Yu­suf gi­bi baş­la­rı­na ge­len zor­luk ve sı­kın­tı­yı ken­di­le­ri için bir ni­met bil­miş­ler, ahi­ret­te­ki kar­şı­lı­ğı­nı dü­şü­ne­rek se­vin­miş­ler­dir. Ha­pis ha­ya­tın­da­ki zor­luk­la­rın ken­di­le­ri için ma­ne­vi bir eği­tim, bir ne­vi in­zi­va­ya çe­kil­me ol­du­ğu­nu dü­şü­ne­rek, ha­pis­te de­ğil de Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de ol­duk­la­rı­nı ka­bul et­miş­ler­dir.
Öm­rü­nün bü­yük bir bö­lü­mü­nü Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de ge­çir­miş ol­ma­sı ne­de­niy­le, bu ki­tap­ta de­ğer­li te­fek­kür­le­rin­den bir­çok alın­tı bu­lu­nan Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si, De­niz­li ha­pis­ha­ne­sin­de yaz­dı­ğı Mey­ve Ri­sa­le­si’nde ha­pis­ha­ne­yi bir med­re­se ola­rak gör­dü­ğü­nü şöy­le ifa­de eder:
“… Es­ki­den be­ri az bir iha­ne­ti ve ta­hak­kü­mü kal­dı­ra­ma­dı­ğım hal­de; si­zi ye­min­le te­min ede­rim ki ahi­re­te ima­nın nu­ru ve kuv­ve­ti ba­na öy­le bir sa­bır ve ta­ham­mül ve te­sel­li ve me­ta­net, bel­ki mü­ca­hi­da­ne, kar­lı bir im­ti­han der­sin­de da­ha bü­yük bir mü­ka­fa­tı ka­zan­mak için bir şevk ver­di ki, ben bu ri­sa­le­nin ba­şın­da de­di­ğim gi­bi, ken­di­mi Med­re­se-i Yu­su­fi­ye ün­va­nı­na la­yık bir gü­zel ve ha­yır­lı med­re­se­de bi­li­yo­rum.”2
Sa­lih mü­min­ler, Ku­ran ah­la­kı­nı ya­şa­mak ve in­san­lar ara­sın­da da yay­mak is­te­dik­le­ri için di­ni in­kar eden­le­ri da­ima kar­şı­la­rı­na al­mış­lar­dır. Bu ki­şi­le­rin ta­rih bo­yun­ca iman eden in­san­la­rı yıl­dır­mak için uy­gu­la­dık­la­rı yön­tem­ler­den bi­ri, on­la­rı if­ti­ra­lar­la, hak­sız suç­la­ma­lar­la, sah­te de­lil ve ya­lan­cı şa­hit­ler­le, tu­zak­lar­la hal­kın ve hu­ku­kun önün­de suç­lu du­ru­ma dü­şür­mek ve bun­la­rın so­nu­cun­da ise hap­se atıl­ma­la­rı­nı sağ­la­mak­tır.
İn­kar eden­le­rin bu yön­de­ki kış­kırt­ma­la­rı ve ya­rat­tık­la­rı in­fi­al so­nu­cun­da ha­pis­le ce­za­lan­dı­rı­lan mü­min­ler, olay­la­rı yü­zey­sel de­ğer­len­di­ren bir ki­şi için bir ce­za­evin­de­dir­ler. An­cak özün­de, tıp­kı in­zi­va­ya çe­kil­miş bir mün­ze­vi, yıl­lar yı­lı ma­ğa­ra­ya sı­ğı­na­rak ya­şa­yan As­hab-ı Kehf ve­ya suç­suz ol­du­ğu hal­de yıl­lar yı­lı ha­pis­te ka­lan Hz. Yu­suf gi­bi ken­di­le­ri­ni ma­ne­vi yön­den ge­liş­tir­dik­le­ri, Allah’a da­ha çok ya­kın­la­şa­rak ilim­de de­rin­leş­tik­le­ri ve pek çok yön­den güç­len­dik­le­ri bir “ter­bi­ye­ha­ne”de­dir­ler. Bu açı­dan ba­kıl­dı­ğın­da, mü­min­le­re zul­met­mek, ima­ni hiz­met­le­ri­ne en­gel ol­mak is­te­yen­ler, on­la­rı hap­se ata­rak ger­çek­te bü­yük bir hay­ra ve­si­le ol­mak­ta­dır­lar.
AL­LAH’IN EL­Çİ­LE­RİN­DE GÜ­ZEL
ÖR­NEK­LER VAR­DIR


Allah Ku­ran’da bir­çok pey­gam­be­rin ha­ya­tın­da­ki en gü­zel kıs­sa­lar­dan ha­ber­ler ve­rir. Allah Yu­suf Su­re­si’nde bu­nu şöy­le bil­di­rir:

Biz bu Kur’an’ı sa­na vah­yet­me­miz­le, en gü­zel kıs­sa­la­rı ger­çek bir ha­ber (kıs­sa) ola­rak sa­na ak­ta­rı­yo­ruz, oy­sa sen, da­ha ön­ce, bun­dan ha­be­ri ol­ma­yan­lar­dan­dın. (Yu­suf Su­re­si, 3)

Allah bir baş­ka aye­tin­de ise pey­gam­ber­le­rin kıs­sa­la­rı için şöy­le bu­yu­rur:

An­dol­sun, on­la­rın kıs­sa­la­rın­da te­miz akıl sa­hip­le­ri için ib­ret­ler var­dır. (Bu Kur’an) dü­züp uy­du­ru­la­cak bir söz de­ğil­dir, an­cak ken­din­den ön­ce­ki­le­rin doğ­ru­la­yı­cı­sı, her­şe­yin ‘çe­şit­li bi­çim­ler­de açık­la­ma­sı’ ve iman ede­cek bir top­lu­luk için bir hi­da­yet ve rah­met­tir.” (Yu­suf Su­re­si, 111)

Allah’ın bu aye­tin­de de bil­dir­di­ği gi­bi, Ku­ran’da pey­gam­ber kıs­sa­la­rı­nın an­la­tıl­ma­la­rı­nın ne­de­ni, in­san­la­rın, pey­gam­ber­le­rin ha­yat­la­rı­na ba­ka­rak ib­ret al­ma­la­rı­dır. Ku­ran’ın özü­nü kav­ra­ya­ma­yan bir­çok in­san pey­gam­ber­le­rin ha­yat­la­rı­nı bi­rer ef­sa­ne ya da men­kı­be gi­bi gö­rüp, tür­lü ek­le­me­ler ya­pa­rak bir­bir­le­ri­ne ak­ta­rır­lar. An­cak pey­gam­ber­le­rin ha­yat­la­rı­nı, gü­zel ah­lak­la­rı­nı ken­di­le­ri­ne ör­nek al­ma­yı, on­lar gi­bi dav­ran­ma­yı, on­la­rın yo­lu­nu iz­le­me­yi dü­şün­mez­ler. Pey­gam­ber­le­ri yü­zey­sel de­ğer­len­dir­dik­le­ri için, on­la­rın Ku­ran ah­la­kı­nı tüm dün­ya­ya an­lat­mak ko­nu­sun­da gös­ter­dik­le­ri ha­li­sa­ne ça­ba­yı, tüm ha­yat­la­rı­nı, ge­ce­le­ri­ni ve gün­düz­le­ri­ni bu ah­la­kın ya­yıl­ma­sı için har­ca­ma­la­rı­nı, Allah’a olan de­rin iman ve bağ­lı­lık­la­rı­nı ör­nek al­maz­lar. Oy­sa Ku­ran’da kıs­sa­la­rı ak­ta­rı­lan pey­gam­be­rle­rin tü­mü­nün ha­ya­tla­rı­nın her dö­ne­min­de mü­min­ler için çok gü­zel ör­nek­ler var­dır.
Ör­ne­ğin Hz. Mu­ham­med’ (sav)in kav­mi­nin ön­de ge­len in­kar­cı­la­rıy­la, müş­rik­ler­le ve mü­na­fık­lar­la olan mü­ca­de­le­si, Hz. İb­ra­him’in put­la­rı ilah edi­nen kav­mi­ne kar­şı mü­ca­de­le­si ve on­la­rı bu inanç­la­rın­dan vaz­ge­çir­mek için kul­lan­dı­ğı yön­tem­ler, Hz. Mu­sa’nın hem kav­mi­ne kar­şı zor­ba­ca dav­ra­nan, in­san­la­ra çok bü­yük zu­lüm­ler ya­pan Fi­ra­vun’a, hem de an­la­yı­şı za­yıf olan kav­mi­ne kar­şı ce­sur ve sa­bır­lı mü­ca­de­le­si, Hz. Eyüp’ün ken­di­si­ne Allah’tan bir de­ne­me ola­rak ve­ri­len dert ve has­ta­lı­ğa sab­rı ve Allah’a olan tes­li­mi­ye­ti, Hz. Yu­suf’un kü­çük­lü­ğün­den iti­ba­ren sü­rek­li ola­rak ken­di­si­ne tu­zak­lar ku­rul­ma­sı­na rağ­men da­ima Allah’a yö­nel­me­si, mü­min­le­rin ken­di­le­ri­ni ter­bi­ye et­me­le­ri için bi­rer ör­nek­tir­ler.
Sa­lih bir mü­min, gü­zel ah­la­ka da­ir her­şe­yi Ku­ran kıs­sa­la­rı­na ba­ka­rak öğ­re­ne­bi­lir. Ör­ne­ğin Allah’a iman eden, sa­mi­mi, dü­rüst, gü­zel ah­lak­lı bir in­san ol­ma­sı­na ve çev­re­sin­de­ki in­san­la­rı da­ima Ku­ran ah­la­kı­na da­vet et­me­si­ne rağ­men, ba­zı in­san­lar ta­ra­fın­dan düş­man­ca bir ta­vır­la kar­şı­la­na­bi­lir, if­ti­ra­ya uğ­ra­ya­bi­lir. Fa­kat gü­zel ah­la­kı­na ve Allah yo­lun­da gös­ter­di­ği sa­mi­mi ça­ba­sı­na rağ­men ne­den bu şe­kil­de hak­sız bir tav­ra ma­ruz kal­dı­ğı­na hiç­bir za­man şa­şır­maz ve­ya bun­dan do­la­yı üzün­tü duy­maz. Çün­kü ta­rih bo­yun­ca Ku­ran ah­la­kı­nı ya­şa­yan ve in­san­la­rı da bu üs­tün ah­la­ka da­vet eden tüm sa­mi­mi in­san­la­rın ay­nı mu­ame­le­le­re ma­ruz kal­dık­la­rı­nı Ku­ran’dan öğ­ren­miş­tir. İman eden­le­rin Ku­ran’dan öğ­ren­di­ği bir baş­ka ger­çek ise, bu tarz sı­kın­tı ve zor­luk­lar­la kar­şı­la­şan sa­lih mü­min­le­rin baş­la­rı­na ge­len­le­re da­ima sab­ret­tik­le­ri, tüm olay­la­rı te­vek­kül ve tes­li­mi­yet­le kar­şı­la­dık­la­rı­dır.
Ör­ne­ğin Hz. Mu­ham­med (sav), müş­rik­ler ta­ra­fın­dan, ya­nın­da­ki ar­ka­da­şıy­la bir­lik­te Mek­ke’den çı­kar­tıl­dı­ğın­da bir ma­ğa­ra­ya sı­ğın­mış ve ar­ka­da­şı­na “... Hüz­ne ka­pıl­ma, el­bet­te Allah bi­zim­le be­ra­ber­dir...” (Tev­be Su­re­si, 40) di­ye­rek te­vek­kü­lü­nü ve tes­li­mi­ye­ti­ni gös­ter­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la ay­nı du­rum­da olan bir mü­mi­nin de Pey­gam­be­ri­miz (sav) gi­bi te­vek­kül­lü dav­ran­ma­sı ve Allah’ın ken­di­siy­le bir­lik­te ol­du­ğu­nu unut­ma­ma­sı ge­re­kir.
Hz. Şu­ayb ise kav­mi­ni Allah’a iman et­me­ye ça­ğır­mış ve on­la­rı Allah’ın aza­bı­na kar­şı uyar­mış­tır. An­cak kav­mi­nin “ki­bir­li ve laf an­la­ma­yan” ön­de ge­len­le­ri Hz. Şu­ayb’a, onu ve ya­nın­da­ki­le­ri teh­dit ede­rek kar­şı­lık ver­miş­ler­dir. Ku­ran’da Hz. Şu­ayb ile kav­min­in ön­de ge­len­le­ri ara­sın­da­ki bir ko­nuş­ma şöy­le ha­ber ve­ril­mek­te­dir:

Kav­mi­nin ön­de ge­len­le­rin­den bü­yük­lük tas­la­yan­lar (müs­tek­bir­ler) de­di­ler ki: “Ey Şu­ayb, se­ni ve se­nin­le bir­lik­te iman eden­le­ri ya ül­ke­miz­den sü­rüp-çı­ka­ra­ca­ğız ve­ya mut­la­ka bi­zim di­ni­mi­ze ge­ri dö­ne­cek­si­niz.” (Şu­ayb:) “Biz is­te­me­sek de mi?” de­di. “Allah bi­zi on­dan kur­tar­dık­tan son­ra, bi­zim tek­rar si­zin di­ni­ni­ze dön­me­miz Allah’a kar­şı ya­lan ye­re if­ti­ra düz­me­miz olur. Rab­bi­miz olan Allah’ın di­le­me­si dı­şın­da, ona ge­ri dön­me­miz bi­zim için ola­cak iş de­ğil­dir. Rab­bi­miz, ilim ba­kı­mın­dan her­şe­yi ku­şat­mış­tır. Biz Allah’a te­vek­kül et­tik. ‘Rab­bi­miz, bi­zim­le kav­mi­miz ara­sın­da ‘Sen hak ile hü­küm ver,’ Sen ‘hü­küm ve­ren­le­rin’ en ha­yır­lı­sı­sın.” (Araf Su­re­si, 88-89)

Hz. Şu­ayb’ın kav­mi­nin bu teh­dit­le­ri­ne ve sal­dır­gan­lı­ğı­na rağ­men gös­ter­di­ği ka­rar­lı­lık, mü­min­le­rin pey­gam­ber­ler­den öğ­ren­me­le­ri ge­re­ken bir di­ğer mü­min özel­li­ği­dir. Hz. Şu­ayb’ın kav­mi­ ise, ta­rih bo­yun­ca Allah’ın di­ni­ni in­kar eden tüm in­san­lar­da gö­rü­len bir ta­vır­ için­de­dir. Do­la­yı­sıy­la tüm bun­la­rı Ku­ran’dan öğ­re­nen bir mü­min, çev­re­sin­de­ki in­kar­cı­la­rın sal­dır­gan ta­vır­la­rın­dan, if­ti­ra­la­rın­dan ve teh­dit­le­rin­den do­la­yı as­la şa­şır­maz, en ufak bir üzün­tü duy­maz.
Hz. İb­ra­him de, in­kar­cı­lar­la yap­tı­ğı mü­ca­de­le­de­ki ka­rar­lı tav­rıy­la Ku­ran’da ör­nek ola­rak gös­te­ril­miş­tir. Hz. İb­ra­him, kav­mi­nin put­la­ra tap­ma­sı­nı en­gel­le­mek için on­la­ra Allah’ın var­lı­ğı­nı ve bir­li­ği­ni an­lat­mış, tap­tık­la­rı put­la­rın hiç­bir şe­ye güç ye­ti­re­me­yen, tah­ta­dan oyul­muş var­lık­lar ol­duk­la­rı­nı gös­ter­miş­tir. Kav­mi­nin Hz. İb­ra­him’e ver­di­ği kar­şı­lık ise, onu ate­şe atıp yak­ma­ya kal­kış­mak ol­muş­tur:

De­di­ler ki: “Onun için (yük­sek­çe) bir bi­na in­şa edin de onu çıl­gın­ca ya­nan ate­şin içi­ne atın. Böy­le­lik­le ona bir tu­zak ha­zır­la­mak is­te­di­ler. Oy­sa Biz, on­la­rı al­çal­tıl­mış­lar kıl­dık.” (Saf­fat Su­re­si, 97-98)
Hz. İb­ra­him’in bu sal­dı­rı­la­ra ver­di­ği kar­şı­lık ise şöy­le­dir:

(İb­ra­him) De­di ki: “Şüp­he­siz ben, Rab­bi­me gi­di­ci­yim; O, be­ni hi­da­ye­te er­di­re­cek­tir.” (Saf­fat Su­re­si, 99)

Ku­ran’da ge­çen pey­gam­ber kıs­sa­la­rın­dan öğ­ren­di­ği­mi­ze gö­re, bu­lun­duk­la­rı top­lum­la­rı Allah’ın di­ni­ne ve gü­zel ah­la­ka ça­ğı­ran el­çi­ler ve sa­lih mü­min­ler da­ima, o top­lu­mun di­ne kar­şı cep­he alan ön­de ge­len­le­ri ile kar­şı kar­şı­ya gel­miş­ler­dir. Mü­min­ler in­san­la­rı iyi­li­ğe ve gü­zel­li­ğe ça­ğır­ma­la­rı­na rağ­men, bu ke­sim ta­rih bo­yun­ca mü­min­le­re, özel­lik­le de el­çi­le­re düş­man ol­muş, on­la­rı et­ki­siz ha­le ge­tir­me­ye ça­lış­mış­tır. İna­nan­la­rın yap­tık­la­rı ha­yır­la­rı en­gel­le­mek, Allah’ın di­ni­ni ve gü­zel ah­la­kı an­lat­ma­la­rı­nı dur­du­ra­bil­mek için kul­lan­dık­la­rı yön­tem­ler­se yüz­yıl­lar­dır hiç de­ğiş­me­miş­tir. Bu mü­ba­rek in­san­la­ra, “de­li­lik”, “sap­kın­lık”, “men­fa­at­çi­lik” gi­bi ol­ma­dık if­ti­ra­lar ata­rak, on­la­rı hal­kın gö­zün­de kü­çük dü­şür­me­ye yel­ten­miş­ler, on­la­rı bu­lun­duk­la­rı yer­den sür­mek­le ve­ya ölüm­le teh­dit et­miş­ler, tu­zak ku­ra­rak, bas­kı al­tı­na ala­rak ve­ya hap­se ata­rak ça­lış­ma­la­rı­nı en­gel­le­me­ye ça­lış­mış­lar­dır. Bu çev­re­le­rin sa­lih mü­min­le­re kar­şı gi­riş­tik­le­ri bu hak­sız mü­ca­de­le­de kul­lan­dık­la­rı yön­tem­le­ri ve çe­şit­li if­ti­ra­la­rı bil­di­ren ayet­ler­den ba­zı­la­rı şöy­le­dir:

De­di­ler ki: “Biz­den bi­ri olan bir be­şe­re mi uya­ca­ğız? Bu du­rum­da ger­çek­ten biz bir sa­pık­lık (da­la­let) ve çıl­gın­lık için­de kal­mış olu­ruz. Zikr (vahy) içi­miz­den ona mı bı­ra­kıl­dı? Ha­yır, o çok ya­lan söy­le­yen, ken­di­ni be­ğen­miş bir şı­ma­rık­tır.” (Ka­mer Su­re­si, 24-25)

Şe­hir­de do­kuz­lu bir çe­te var­dı, yer­yü­zün­de boz­gun çı­ka­rı­yor­lar ve dir­lik-dü­zen­lik bı­rak­mı­yor­lar­dı. Ken­di ara­la­rın­da Allah adı­na and içe­rek, de­di­ler ki: “Ge­ce mut­la­ka ona ve ai­le­si­ne bir bas­kın dü­zen­le­ye­lim, son­ra ve­li­si­ne: Ai­le­si­nin yok olu­şu­na biz şa­hid ol­ma­dık ve ger­çek­ten biz­ler doğ­ru­yu söy­le­yen­le­riz, di­ye­lim.” On­lar hi­le­li bir dü­zen kur­du. Biz de (on­la­rın hi­le­si­ne kar­şı) on­la­rın far­kın­da ol­ma­dı­ğı bir dü­zen kur­duk. (Neml Su­re­si, 48-50)

Ken­di­le­rin­den ön­ce Nuh kav­mi de ya­lan­la­mış­tı; böy­le­ce ku­lu­muz (Nuh)u ya­lan­la­dı­lar ve: “De­li­dir” de­di­ler. O ‘bas­kı al­tı­na alı­nıp en­gel­len­miş­ti.’ (Ka­mer Su­re­si, 9)

Ha­ni o in­kar eden­ler, se­ni tu­tuk­la­mak ya da öl­dür­mek ve­ya sür­gün et­mek ama­cıy­la, tu­zak ku­ru­yor­lar­dı. On­lar bu tu­za­ğı ta­sar­lı­yor­lar­ken, Allah da bir dü­zen (bir kar­şı­lık) ku­ru­yor­du. Allah, dü­zen ku­ru­cu­la­rın (tu­zak­la­rı­na kar­şı­lık ve­ren­le­rin) ha­yır­lı­sı­dır. (En­fal Su­re­si, 30)

İn­kar eden­ler, el­çi­le­rin ve sa­lih mü­min­le­rin Allah’ın di­ni­ni an­lat­ma­la­rı­nı ve in­san­la­rı ahi­ret gü­nü­ne kar­şı uyar­ma­la­rı­nı en­gel­le­mek için­se ha­pis­le ce­za­lan­dır­ma yön­te­mi­ni sık­ça kul­lan­mış­lar­dır. Ha­pis­le amaç­la­nan şey, iman eden­le­rin di­ğer in­san­lar­la gö­rüş­me­le­ri­ni en­gel­le­mek ve tüm fa­ali­yet­le­ri­nin önü­nü kes­mek­tir. Söz­ ko­nu­su in­kar­cı çev­re­le­rin at­tık­la­rı if­ti­ra­lar ve yap­tık­la­rı kış­kırt­ma­lar so­nu­cun­da, sa­lih mü­min­ler hal­ka yan­lış ta­nı­tıl­mış­lar ve bu­nun so­nu­cun­da da hiç­bir suç­la­rı bu­lun­ma­ma­sı­na rağ­men hap­se atıl­mış­lar­dır. An­cak bu­ra­da önem­le vur­gu­lan­ma­sı ge­re­ken nok­ta şu­dur: İn­kar­cı­la­rın ön­de ge­len­le­ri mü­min­le­re kar­şı bir suç­la­ma fa­ali­ye­ti içi­ne gi­rer­ler, el­le­rin­de­ki im­kan­la­rı mü­min­le­ri or­ta­dan kal­dır­mak için kul­la­nır­lar ve bu şe­kil­de mü­min­le­ri di­ğer in­san­la­ra yan­lış ta­nı­tır­lar. Ha­pis ise bu yan­lış ta­nıt­ma­nın ve­ya söz ko­nu­su çev­re­le­rin if­ti­ra­la­rı ve ent­ri­ka­la­rı so­nu­cun­da ge­lir. Ku­ran’da, hiç­bir su­çu bu­lun­ma­dı­ğı hal­de if­ti­ra­ya uğ­ra­ya­rak hap­se atıl­dı­ğı ve yıl­lar­ca ha­pis­te kal­dı­ğı bil­di­ri­len pey­gam­ber Hz. Yu­suf’tur. Hz. Mu­sa ise Fi­ra­vun ta­ra­fın­dan hap­se atıl­mak­la teh­dit edil­miş­tir. Hz. Mu­sa Fi­ra­vun’a Allah’ın var­lı­ğı­nı an­lat­mış ve şöy­le de­miş­tir:

“Eğer ak­lı­nı­zı kul­la­na­bi­li­yor­sa­nız, O, do­ğu­nun da, ba­tı­nın da ve bun­lar ara­sın­da olan her­şe­yin de Rab­bi­dir” de­di (Mu­sa).” (Şu­ara Su­re­si, 28)

Fi­ra­vun’un Hz. Mu­sa’ya ver­di­ği kar­şı­lık ise şöy­le ol­muş­tur:

(Fi­ra­vun) de­di ki: “An­dol­sun, be­nim dı­şım­da bir ilah edi­ne­cek olur­san, se­ni mut­la­ka hap­se ata­ca­ğım.” (Şu­ara Su­re­si, 29)

Dik­kat edi­lir­se Fi­ra­vun’un Hz. Mu­sa’yı hap­se at­mak­la teh­dit et­me­si­nin ne­de­ni Hz. Mu­sa’nın Allah’a iman et­me­si ve Fi­ra­vun’un ilah­lı­ğı­nı ka­bul et­me­me­si­dir, ya­ni as­lın­da or­ta­da ha­pis ce­za­sı­nı ge­rek­ti­ren bir suç yok­tur.
İler­le­yen say­fa­lar­da da­ha de­tay­lı ola­rak gö­re­ce­ği­miz gi­bi, Hz. Yu­suf’un da hap­se atıl­ma­sı­na ne­den ola­bi­le­cek bir su­çu yok­tur. Ken­di­si­ne if­ti­ra atıl­mış­tır ve her­kes Hz. Yu­suf’un suç­suz ol­du­ğu­nu gör­me­si­ne rağ­men, aye­tin ifa­de­siy­le onu “zin­da­na at­mak gö­rü­şü da­ha ağır bas­mış” (Yu­suf Su­re­si, 35) ve bu­nun so­nu­cu ola­rak yıl­lar­ca ha­pis­te kal­mış­tır. Bu ne­den­le Hz. Yu­suf’tan son­ra ta­rih bo­yun­ca in­kar eden­le­rin if­ti­ra­la­rı­na uğ­ra­yan, on­la­rın hak­sız sal­dı­rı­la­rı so­nu­cun­da hap­se atı­lan sa­lih mü­min­ler bun­dan do­la­yı ke­sin­lik­le üzün­tü duy­ma­mış­lar­dır. Hat­ta Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lun­ma­nın, ora­da pek çok yön­den eği­ti­le­rek “de­re­ce” al­ma­nın ne­şe­si­ni ve key­fi­ni ya­şa­mış­lar­dır.
Bu ki­ta­bın ko­nu­su da in­kar eden­le­rin kış­kırt­ma­la­rı ve if­ti­ra­la­rı so­nu­cun­da ha­pis­le ce­za­lan­dı­rı­lan mü­min­ler için ha­pis­ha­ne­nin as­lın­da Allah’ın ken­di­le­ri­ni Rab sı­fa­tıy­la eğit­ti­ği bir eği­tim ye­ri ol­du­ğu­dur. Olay­la­ra yü­zey­sel bir şe­kil­de ba­kan bir gö­ze gö­re, Allah yo­lun­da ol­duk­la­rı için hap­se atı­lan­lar ce­za al­mış gi­bi­dir­ler. Oy­sa ger­çek­te on­lar Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde eği­tim al­mak­ta, ma­ne­vi ve il­mi ola­rak de­rin­leş­mek­te­dir­ler. Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki bu zor­luk­lar iman eden­le­rin cen­net­te­ki de­re­ce­le­ri­nin art­ma­sı­na ve­si­le olan gü­zel­lik­ler­den­dir.
HZ. YU­SUF’UN HA­YA­TI


Ön­ce­ki bö­lüm­de de bil­di­ril­di­ği gi­bi el­çi­ler her tu­tum ve dav­ra­nış­la­rın­da Allah’a yö­ne­len çok de­ğer­li in­san­lar­dır. Her bi­ri, sa­mi­mi­yet­le­ri, doğ­ru­luk­la­rı, me­ta­net­le­ri, te­vek­kül­le­ri, sa­bır ve ka­rar­lı­lık­la­rıy­la ina­nan­lar için çok gü­zel bir ör­nek teş­kil et­mek­te­dir­ler. Hz. Yu­suf da bu özel­lik­le­re sa­hip pey­gam­ber­ler­den bi­ri­dir. Ba­şı­na ge­len tür­lü zor­luk­ ve sı­kın­tı­ kar­şı­sın­da gös­ter­di­ği üs­tün ah­la­kıy­la, Hz.Yu­suf’un ha­ya­tın­da tüm ina­nan­lar için çok de­ğer­li hik­met­ler, his­se­ler ve ör­nek­ler var­dır.

Hz. Yu­suf’a Ku­ru­lan Tu­zak ve “Şer İt­ti­fa­kı”
Ku­ran’ın 12. su­re­si olan Yu­suf Su­re­si’nde Hz. Yu­suf’un ço­cuk­lu­ğun­dan baş­la­ya­rak ha­ya­tı an­la­tı­lır. Hz. Yu­suf ço­cuk­lu­ğun­dan iti­ba­ren bir­çok güç­lük­le kar­şı­laş­mış, an­cak sab­rı ve te­vek­kü­lü ile da­ima in­san­la­ra ör­nek ol­muş­tur. Bu su­re­de ilk ola­rak Hz. Yu­suf’un gör­dü­ğü bir rü­ya bil­di­ri­lir:

Ha­ni Yu­suf ba­ba­sı­na: “Ba­ba­cı­ğım, ger­çek­ten ben (rü­yam­da) on­ bir yıl­dız, Gü­ne­ş’i ve Ay’ı gör­düm; ba­na sec­de et­mek­te­ler­ken gör­düm” de­miş­ti. (Yu­suf Su­re­si, 4)

Hz. Yu­suf’un ba­ba­sı Hz. Ya­kup ise oğ­lu­nun bu rü­ya­sı­nı yo­rum­la­mış ve şöy­le de­miş­tir:

Böy­le­ce Rab­bin se­ni seç­kin kı­la­cak, söz­le­rin yo­ru­mun­dan (kay­nak­la­nan bir bil­gi­yi) sa­na öğ­re­te­cek ve da­ha ön­ce ata­la­rın İb­ra­him ve İs­hak’a (ni­me­ti­ni) ta­mam­la­dı­ğı gi­bi se­nin ve Ya­kup ai­le­si­nin üze­rin­de­ki ni­me­ti­ni ta­mam­la­ya­cak­tır. El­bet­te Rab­bin, bi­len­dir, hü­küm ve hik­met sa­hi­bi­dir.” (Yu­suf Su­re­si, 6)

Ku­ran’da Hz. Yu­suf’un ai­le­si hak­kın­da ve­ri­len çok önem­li bir bil­gi kar­deş­le­ri­nin ona olan düş­man­lık­la­rı­dır. Hz. Yu­suf’un gü­zel ah­la­kı­nın, sa­mi­mi­ye­ti­nin ve ima­nı­nın far­kın­da olan ve ona kar­şı çok bü­yük bir kıs­kanç­lık du­yan kar­deş­le­ri­nin, ona bir kö­tü­lük ya­pa­bi­le­cek­le­ri­nin far­kın­da olan Hz. Ya­kup, Hz. Yu­suf’u kar­deş­le­ri­ne kar­şı şöy­le uyar­mış­tır:

(Ba­ba­sı) De­miş­ti ki: “Oğ­lum, rü­ya­nı kar­deş­le­ri­ne an­lat­ma, yok­sa sa­na bir tu­zak ku­rar­lar. Çün­kü şey­tan, in­san için apa­çık bir düş­man­dır.” (Yu­suf Su­re­si, 5)

Duy­duk­la­rı şid­det­li kıs­kanç­lık ne­de­niy­le Hz. Yu­suf’u öl­dür­me­ye ka­rar ve­ren kar­deş­le­ri­nin ara­la­rın­da­ki ko­nuş­ma­lar­da dik­ka­ti çe­ken ise yap­tık­la­rı çok kap­sam­lı plan­dır. Ken­di­le­ri­ni “bir­bir­le­ri­ni pe­kiş­ti­ren bir top­lu­luk” ola­rak ta­nım­la­mış­lar, ya­ni bir it­ti­fak oluş­tur­muş­lar ve bir­çok ay­rın­tı­yı dü­şü­nüp, bir­lik­te Hz. Yu­suf’a bir tu­zak kur­muş­lar­dır. Ara­la­rın­da ge­çen ko­nuş­ma­lar Ku­ran’da şöy­le bil­di­ri­lir:
An­dol­sun, Yu­suf ve kar­deş­le­rin­de so­ran­lar için ayet­ler (ib­ret­ler) var­dır. On­lar şöy­le de­miş­ti: “Yu­suf ve kar­de­şi ba­ba­mı­za biz­den da­ha sev­gi­li­dir; oy­sa ki biz, bir­bi­ri­ni pe­kiş­ti­ren bir top­lu­lu­ğuz. Ger­çek­te ba­ba­mız, açık­ça bir şaş­kın­lık için­de­dir. Öl­dü­rün Yu­suf’u ve­ya onu bir ye­re atıp-bı­ra­kın ki, ba­ba­nı­zın yü­zü yal­nız­ca si­ze (dö­nük) kal­sın. On­dan son­ra da sa­lih bir top­lu­luk olur­su­nuz.” İç­le­rin­den bir söz­cü de­di ki: “Eğer (mut­la­ka bir şey) ya­pa­cak­sa­nız, öl­dür­me­yin Yu­suf’u, onu ku­yu­nun de­rin­lik­le­ri­ne bı­ra­kı­ve­rin de bir yol­cu ka­fi­le­si al­sın.” (Yu­suf Su­re­si, 7-10)

Aye­tin ba­şın­da Hz. Yu­suf ve kar­deş­le­rin­de ib­ret­ler ol­du­ğu bil­di­ril­mek­te­dir. Öy­le ise her mü­min bu ko­nu ile il­gi­li ayet­le­ri okur­ken ib­ret al­mak, hik­met­le­ri fark ede­bil­mek, bu ayet­ler­den so­nuç çı­ka­ra­rak ken­di ha­ya­tın­da bun­la­rı gö­z ö­nün­de bu­lun­dur­mak du­ru­mun­da­dır. Ör­ne­ğin kar­deş­le­ri, Hz. Ya­kup’un Hz. Yu­suf’a olan sev­gi­si­ni kıs­kan­mak­ta ve hat­ta bu kıs­kanç­lık­la­rı kar­deş­le­ri­ni öl­dür­me­yi dü­şü­ne­bi­le­cek ka­dar ile­ri git­mek­te­dir. Ay­rı­ca dik­kat edi­lir­se, Hz. Yu­suf’un kar­deş­le­ri sa­lih bir mü­min aley­hin­de tu­zak kur­mak için bir “şer it­ti­fa­kı” oluş­tur­mak­ta ve güç­le­ri­ni bir­leş­tir­mek­te­dir­ler. Tu­zak­la­rı­nın ama­cı ise mü­min­le­ri, ya­ni Hz. Yu­suf ile Hz. Ya­kup’u ayır­mak ve ken­di­sin­de ba­zı üs­tün özel­lik­ler bu­lun­du­ğu­nu an­la­dık­la­rı kar­deş­le­ri­ni öl­dür­mek­tir.
İn­kar eden­le­rin sa­lih mü­min­ler aley­hin­de bi­ra­ra­ya ge­le­rek yap­tık­la­rı iş­bir­li­ği ta­rih bo­yun­ca sık sık tek­rar­lan­mış­tır. Her dö­nem­de kö­tü olan­lar bir­le­şe­rek, iyi­le­re za­rar ver­mek, on­la­rın ha­yır üze­re yap­tık­la­rı ça­lış­ma­la­rı­nı en­gel­le­mek, on­la­rı yurt­la­rın­dan çı­kar­mak ve hat­ta öl­dür­mek için it­ti­fak­lar kur­muş­lar­dır. An­cak Allah her de­fa­sın­da on­la­rın tu­zak­la­rı­nı boz­muş, it­ti­fak­la­rı­nı da dar­ma­da­ğın et­miş­tir. Hz. Ya­kup ile Hz. Yu­suf’un bir­lik için­de ha­re­ket et­me­le­ri ve Hz. Ya­kup’un, oğul­la­rı­nın bu şer it­ti­fa­kı­na kar­şı Hz. Yu­suf’u uya­ra­rak des­tek ol­ma­sı bu ko­nu­da çok gü­zel bir ör­nek­tir.

Şer İt­ti­fa­kı­nın Oluş­tur­du­ğu Sah­te De­lil­ler
Ayet­le­rin de­va­mın­da, kar­deş­le­ri­nin yap­tık­la­rı plan ge­re­ği Hz. Yu­suf’u ku­yu­ya at­ma­ya ka­rar ver­dik­le­ri bil­di­ri­lir. Bu plan­la­rı­nı uy­gu­la­ya­bil­mek ama­cıy­la da Hz. Yu­suf’u oyun oy­na­ma­ya gö­tür­mek için ba­ba­la­rın­dan güç­lük­le izin alır­lar. Git­tik­le­ri yer­de Hz. Yu­suf’u ku­yu­ya bı­ra­kır­lar. Hz. Yu­suf ku­yu­ya bı­ra­kıl­mak üze­rey­ken Allah ona şöy­le vah­yet­miş­tir:

Ni­te­kim onu gö­tür­dük­le­ri ve ku­yu­nun de­rin­lik­le­ri­ne at­ma­ya top­lu­ca dav­ran­dık­la­rı za­man, Biz ona (şöy­le) vah­yet­tik: “An­dol­sun, sen on­la­ra ken­di­le­ri, far­kın­da de­ğil­ken, bu yap­tık­la­rı­nı ha­ber ve­re­cek­sin.” (Yu­suf Su­re­si, 15)

Hz. Yu­suf’u ku­yu­ya at­tık­tan son­ra eve dö­nen kar­deş­le­ri, olan bi­ten­le­ri ba­ba­la­rı­na şu şe­kil­de ak­ta­rır­lar:

De­di­ler ki: “Ey Ba­ba­mız, ger­çek şu ki, biz git­tik, ya­rı­şı­yor­duk. Yu­suf’u da yi­ye­cek­le­ri­mi­zin (ve­ya eş­ya­mı­zın) ya­nın­da bı­rak­mış­tık. Fa­kat onu kurt ye­miş. Ne var ki biz doğ­ru­yu söy­le­sek bi­le sen bi­ze ina­na­cak de­ğil­sin.” Ve üze­ri­ne ya­lan­dan kan (sü­rül­müş) olan göm­le­ği­ni ge­tir­di­ler. “Ha­yır” de­di. “Nef­si­niz, si­zi ya­nıl­tıp (böy­le) bir işe sü­rük­le­miş. Bun­dan son­ra (ba­na dü­şen) gü­zel bir sa­bır­dır. Si­zin bu dü­züp-uy­dur­duk­la­rı­nı­za kar­şı (ken­di­sin­den) yar­dım is­te­ne­cek olan Allah’tır.” (Yu­suf Su­re­si, 17-18)

Allah bu ayet­le­riy­le, Hz. Yu­suf’un kar­deş­le­ri­nin kö­tü­lük yap­ma­dık­la­rı­na ba­ba­la­rı­nı inan­dı­ra­bil­mek için her tür­lü ay­rın­tı­yı dü­şü­nüp, sah­te de­lil da­hi oluş­tur­duk­la­rı­na dik­kat çek­mek­te­dir. Mü­na­fık­lar ve in­kar eden­ler de bir Müs­lü­ma­na tu­zak ku­rar­lar­ken ya­lan­dan, if­ti­ra­dan hiç çe­kin­mez, sah­te de­lil oluş­tur­ma­yı da as­la ih­mal et­mez­ler. Yu­suf’un kar­deş­le­ri de bu sah­te de­li­li oluş­tu­rur­ken ba­ba­la­rı­nı doğ­ru söy­le­dik­le­ri­ne ik­na et­me­yi he­def­le­mek­te­dir­ler. An­cak Hz. Ya­kup’un tav­rın­dan da an­la­şı­la­ca­ğı gi­bi, mü­min­ler in­kar­cı­la­rın tu­zak­la­rı­nı he­men se­zer ve sah­te de­lil­le­re as­la iti­mat et­mez­ler. İn­kar eden­le­rin mü­min­ler aley­hin­de uy­dur­duk­la­rı ya­lan­la­ra sa­de­ce ken­di­le­ri gi­bi in­kar eden­ler ina­nır­lar.

Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ne Gi­riş
Hz. Yu­suf ku­yu­ya bı­ra­kıl­dık­tan son­ra bir yol­cu ka­fi­le­si onu bu­lur ve az bir üc­ret­le Mı­sır­lı bir Aziz’e sa­tar. Allah bu olay­la­rın ne­ti­ce­sin­de, Hz. Yu­suf’u Mı­sır’a yer­leş­tir­di­ği­ni ve ona “söz­le­rin yo­ru­mu­nu” öğ­ret­ti­ği­ni, er­gen­lik ya­şı­na ge­lin­ce de ken­di­si­ne hü­küm ve ilim ver­di­ği­ni bil­dir­mek­te­dir. (Yu­suf Su­re­si, 21-22)
Hz. Yu­suf’un hap­se atıl­ma­sı­na se­bep olan olay ise, evin­de kal­dı­ğı Mı­sır­lı Aziz’in ka­rı­sı­nın ken­di­sin­den mu­rad al­mak is­te­me­siy­le baş­lar. Hz. Yu­suf’un ka­dı­na ver­di­ği kar­şı­lık ise şöy­le ol­muş­tur:

Evin­de kal­mak­ta ol­du­ğu ka­dın, on­dan mu­rad al­mak is­te­di ve ka­pı­la­rı sım­sı­kı ka­pa­ta­rak: “İs­tek­le­rim se­nin için­dir, gel­se­ne” de­di. (Yu­suf) De­di ki: “Allah’a sı­ğı­nı­rım. Çün­kü O be­nim efen­dim­dir, ye­ri­mi gü­zel tut­muş­tur. Ger­çek şu ki, za­lim­ler kur­tu­lu­şa er­mez.” (Yu­suf Su­re­si, 23)

Hz. Yu­suf bu söz­le­ri üze­ri­ne ka­pı­ya doğ­ru yö­ne­le­rek çık­mak is­te­miş, an­cak ka­dın ıs­rar­cı dav­ra­na­rak Hz. Yu­suf’un göm­le­ği­ni ar­ka­sın­dan yırt­mış ve tam o es­na­da ka­dı­nın ko­ca­sı gel­miş­tir. Ka­dın ise hiç te­red­düt et­me­den “… Ai­le­ne kö­tü­lük is­te­ye­nin, zin­da­na atıl­mak­tan ve­ya acı bir azap­tan baş­ka ce­za­sı ne ola­bi­lir?” (Yu­suf Su­re­si, 25) di­ye­rek Hz. Yu­suf’a if­ti­ra at­mış ve zin­da­na atıl­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­ye­rek çev­re­sin­de­ki in­san­la­rı Hz. Yu­suf’a kar­şı kış­kır­ta­cak bir tu­tum ser­gi­le­miş­tir. Bu çir­kin if­ti­ra kar­şı­sın­da ise Hz. Yu­suf, ken­di­si­nin ma­sum ol­du­ğu­nu ve hiç­bir su­çu­nun bu­lun­ma­dı­ğı­nı be­lir­te­rek şöy­le de­miş­tir:

(Yu­suf) De­di ki: “Onun ken­di­si ben­den mu­rad al­mak is­te­di…” (Yu­suf Su­re­si, 26)

Bu­nun üze­ri­ne ka­dı­nın ya­kın­la­rın­dan bi­ri şa­hit­lik et­miş ve şöy­le de­miş­tir:

… Ka­dı­nın ya­kın­la­rın­dan bir şa­hit şa­hit­lik et­ti: “Eğer onun göm­le­ği ön ta­raf­tan yır­tıl­mış­sa, bu du­rum­da ka­dın doğ­ru­yu söy­le­miş­tir, ken­di­si ise ya­lan söy­le­yen­ler­den­dir. Yok eğer onun göm­le­ği ar­ka­dan çe­ki­lip-yır­tıl­mış­sa, bu du­rum­da ka­dın ya­lan söy­le­miş­tir ve ken­di­si doğ­ru­yu söy­le­yen­ler­den­dir.” (Yu­suf Su­re­si, 26-27)

Gö­rül­dü­ğü gi­bi Hz. Yu­suf’un suç­suz ol­du­ğu­na da­ir de­lil­ler de mev­cut­tur; hat­ta if­ti­ra atan ka­dı­nın ko­ca­sı da bu de­lil­le­ri gör­müş ve du­ru­mu an­la­ya­rak şöy­le de­miş­tir:

Onun göm­le­ği­nin ar­ka­dan çe­ki­lip-yır­tıl­dı­ğı­nı gör­dü­ğü za­man (ko­ca­sı): “Doğ­ru­su, bu si­zin dü­ze­ni­niz­den (bi­ri)dir. Ger­çek­ten si­zin dü­ze­ni­niz bü­yük­tür” de­di. “Yu­suf, sen bun­dan yüz çe­vir. Sen de (ka­dın) gü­na­hın do­la­yı­sıy­la ba­ğış­lan­ma di­le. Doğ­ru­su sen gü­nah­kar­lar­dan ol­dun.” (Yu­suf Su­re­si, 28-29)

Ayet­ler­de bil­di­ril­di­ği­ne gö­re Hz. Yu­suf’un ma­sum­lu­ğu­na her­kes, şe­hir­de­ki ka­dın­lar da­hi şa­hit­tir. Fa­kat bu­na rağ­men Hz. Yu­suf if­fe­tin­den do­la­yı ve on­la­rın ça­ğır­dık­la­rı ha­ya­ta uy­ma­dı­ğı için zin­da­na atıl­mış­tır. Hat­ta ve­zi­rin ka­rı­sı bu­nu di­ğer ka­dın­la­ra açık­ça söy­le­miş­tir. Ne­re­dey­se tüm bir şe­hir hal­kı Hz. Yu­suf’un suç­suz ol­ma­sı­na rağ­men hap­se atıl­dı­ğı­nı bil­mek­te­dir:

Ka­dın de­di ki: “Be­ni ken­di­siy­le kı­na­dı­ğı­nız iş­te bu­dur. An­dol­sun onun nef­sin­den ben mu­rad is­te­dim, o ise (ken­di­ni) ko­ru­du. Ve an­dol­sun, eğer o ken­di­si­ne em­ret­ti­ği­mi yap­ma­ya­cak olur­sa, mut­la­ka zin­da­na atı­la­cak ve el­bet­te kü­çük dü­şü­rü­len­ler­den ola­cak.” (Yu­suf Su­re­si, 32)

Bir baş­ka ayet­te ise bu du­rum şöy­le açık­la­nır:

Son­ra on­lar­da (Yu­suf’un if­fe­ti­ne iliş­kin) de­lil­le­ri gör­me­le­ri­nin ar­dın­dan, mut­la­ka onu bel­li bir vak­te ka­dar zin­da­na at­mak (gö­rü­şü) ağır bas­tı. (Yu­suf Su­re­si, 35)

Ayet­ler­de Hz. Yu­suf’un hiç­bir su­çu­nun ol­ma­dı­ğı­na her­ke­sin şa­hit ol­du­ğu, fa­kat bu­na rağ­men hap­se at­ma ka­ra­rı­nın ağır bas­tı­ğı bil­di­ril­mek­te­dir. Hz. Yu­suf’un suç­suz­lu­ğu­nu bil­me­le­ri­ne ve bu­na ait de­lil­ler bu­lun­ma­sı­na rağ­men, onu ha­pis­le ce­za­lan­dır­ma­la­rı­nın ne­de­ni as­lın­da, onun Allah’a olan ima­nı ve gö­nül­den bağ­lı­lı­ğı­dır. Hz. Yu­suf, ima­nın­dan ve gü­zel ah­la­kın­dan do­la­yı na­sıl kar­deş­le­ri­nin kıs­kanç­lı­ğı­nı ve düş­man­lı­ğı­nı ka­zan­dıy­sa, bu­lun­du­ğu çev­re­de­ki ba­zı kim­se­le­rin de ay­nı se­bep­ler­le düş­man­lı­ğı­nı ka­zan­mış­tır. Tüm bu hak­sız suç­la­ma­la­rın, if­ti­ra­la­rın, ce­za­lan­dır­ma­la­rın kar­şı­sın­da Hz. Yu­suf’un gös­ter­di­ği üs­tün ah­lak, te­vek­kül ve ka­rar­lı­lık ise Ku­ran’da şöy­le bil­di­ril­mek­te­dir:

(Yu­suf) De­di ki: “Rab­bim, zin­dan, bun­la­rın be­ni ken­di­si­ne ça­ğır­dık­la­rı şey­den ba­na da­ha se­vim­li­dir. Kur­duk­la­rı dü­ze­ni ben­den uzak­laş­tır­maz­san, on­la­ra (kor­ka­rım) eği­lim gös­te­rir, (böy­le­ce) ca­hil­ler­den olu­rum.” Böy­le­ce Rab­bi, du­ası­nı ka­bul et­ti ve on­la­rın hi­le­li dü­zen­le­ri­ni ken­di­sin­den uzak­laş­tır­dı. Çün­kü O, işi­ten­dir, bi­len­dir. (Yu­suf Su­re­si, 33-34)

Ta­rih bo­yun­ca Allah yo­lun­da olup da, hak­sız if­ti­ra­lar so­nu­cun­da hap­se atı­lan ve­ya çe­şit­li zor­luk­lar­la kar­şı­la­şan mü­min­ler da­ima Hz. Yu­suf’un bu gü­zel tav­rı­nı ör­nek ala­rak, üs­tün ah­lak­la­rın­dan as­la ta­viz ver­me­ye­cek­le­ri­ni gös­ter­miş­ler­dir. İn­kar­cı­la­rın bir ezi­yet ve ce­za ola­rak gör­dük­le­ri hap­si sa­lih mü­min­ler zevk ve ne­şe ile kar­şı­la­mış­lar­dır. Allah’ın rı­za­sı­nı ka­zan­mak için ça­ba gös­te­rir­ken kar­şı­laş­tık­la­rı tüm zor­luk­lar, sı­kın­tı­ ve eza­lar on­la­rın şevk­le­ri­ni ve he­ye­can­la­rı­nı ar­tır­mış­tır.

Hz. Yu­suf’un Ha­pis­ha­ne Gün­le­ri
Hz. Yu­suf ha­pis­ha­ne­de kal­dı­ğı sü­re için­de de sab­rı, te­vek­kü­lü, di­ra­ye­ti ve me­ta­ne­tiy­le çok üs­tün bir ah­lak gös­ter­miş­tir. Ha­pis­ha­ne­de­ki ar­ka­daş­la­rı­na Allah’ın var­lı­ğı­nı ve bir­li­ği­ni an­lat­mış, Allah’tan baş­ka ila­ha tap­ma­ma­la­rı için on­la­rı uyar­mış­tır. Ay­rı­ca Allah’ın ken­di­si­ne bir lü­tuf ola­rak ver­di­ği rü­ya­la­rın yo­ru­mu­nu ya­pa­bil­me il­mi­ni kul­la­na­rak ha­pis ar­ka­daş­la­rı­nın rü­ya­la­rı­nı yo­rum­la­mış­tır. An­cak rü­ya yo­rum­la­rı­nı ya­par­ken de mut­la­ka on­la­ra Allah’ı ha­tır­lat­mış­tır.
Hz. Yu­suf’un ha­pis­ha­ne­den çı­kı­şı ise hiç umul­ma­dık bir şe­kil­de ol­muş­tur. İl­mi ve gü­ve­ni­lir­li­ği ha­pis­ten çı­kan ar­ka­da­şı ara­cı­lı­ğı ile Mı­sır hü­küm­da­rı­na ka­dar ulaş­mış­tır. Ken­di­si­ne if­ti­ra atan­lar iti­raf­ta bu­lu­nun­ca da suç­suz­lu­ğu ke­sin ola­rak an­la­şıl­mış ve ar­dın­dan Mı­sır’ın ha­zi­ne­le­ri­nin ba­şı­na ge­ti­ril­miş­tir. Ayet­ler­de bu olay şöy­le ha­ber ve­ri­lir:

Hü­küm­dar de­di ki: “Onu ba­na ge­ti­rin, onu ken­di­me bağ­lı kı­la­yım.” Onun­la ko­nuş­tu­ğun­da da (şöy­le) de­di: “Sen bu­gün bi­zim ya­nı­mız­da (ar­tık) önem­li bir yer sa­hi­bi­sin, gü­ve­ni­lir (bir da­nış­man-yö­ne­ti­ci)sin.” (Yu­suf) De­di ki: “Be­ni (bu) ye­rin (ül­ke­nin) ha­zi­ne­le­ri üze­rin­de (bir yö­ne­ti­ci) kıl. Çün­kü ben, (bun­la­rı iyi) bir ko­ru­yu­cu­yum, (yö­ne­tim iş­le­ri­ni de) bi­le­nim.” İş­te böy­le­ce Biz yer­yü­zün­de Yu­suf’a güç ve im­kan (ik­ti­dar) ver­dik. Öy­le ki, ora­da (Mı­sır’da) di­le­di­ği yer­de ko­nak­la­dı. Biz ki­me di­ler­sek rah­me­ti­mi­zi na­sip ede­riz ve iyi­lik ya­pan­la­rın ec­ri­ni kay­ba uğ­rat­ma­yız. Ahi­re­tin kar­şı­lı­ğı ise, iman eden­ler ve tak­va­da bu­lu­nan­lar için da­ha ha­yır­lı­dır. (Yu­suf Su­re­si, 54-57)

Bu ayet­ler­de de gö­rül­dü­ğü gi­bi tüm zor­luk­lar­dan, sı­kın­tı­lar­dan, in­kar­cı­la­rın eza­la­rın­dan son­ra Allah ina­nan kul­la­rı­nı gü­zel bir ha­ya­ta ka­vuş­tur­mak­ta­dır. Bu, hem dün­ya ha­ya­tın­da­ki bir güç ve zen­gin­lik, hem de son­suz ahi­ret yur­dun­da­ki cen­net ni­met­le­ri ola­bi­lir. Hz. Yu­suf da ya­şa­dı­ğı tüm zor­luk­lar­dan son­ra hem dün­ya­da hem de ahi­ret­te çok gü­zel ni­met­ler­le kar­şı­lık bul­muş­tur. Allah mü­min­le­ri bu ko­nu­da şöy­le müj­de­ler:

Kim Allah’ı, Re­su­lü’nü ve iman eden­le­ri dost (ve­li) edi­nir­se, hiç şüp­he yok, ga­lip ge­le­cek olan­lar, Allah’ın ta­raf­tar­la­rı­dır. (Ma­ide Su­re­si, 56)
Allah, yaz­mış­tır: “An­dol­sun, Ben ga­lip ge­le­ce­ğim ve el­çi­le­rim de.” Ger­çek­ten Allah, en bü­yük kuv­vet sa­hi­bi­dir, güç­lü ve üs­tün olan­dır. (Mü­ca­de­le Su­re­si, 21)

Hz. Yu­suf’un ya­şa­mı Ku­ran’da Allah’ın bu va­adi­nin mut­la­ka ger­çek­leş­ti­ği­ni gös­te­ren ör­nek­ler­den bi­ri­dir. Hz. Yu­suf ön­ce zor­luk ve sı­kın­tı­lar­la, iha­net­ ve if­ti­ra­lar­la kar­şı­laş­mış, ar­dın­dan bir ne­vi “med­re­se” olan ha­pis­ha­ne­de de­rin bir ma­ne­vi eği­tim­den geç­miş­tir. So­nun­da da Allah’ın va­adiy­le kar­şı­laş­mış ve Allah onu tüm if­ti­ra­lar­dan te­miz­le­miş, yer­yü­zün­de yer­le­şik kıl­mış, mal­ca ve ilim­ce güç­len­dir­miş­tir.

HZ. YU­SUF MED­RE­SE­Sİ’NİN MÜ­MİN­LER İÇİN HİK­MET VE GÜ­ZEL­LİK­LE­Rİ


Bu ki­ta­bın de­va­mın­da ha­pis­ha­ne ke­li­me­si ye­ri­ne ge­nel ola­rak Hz. Yu­suf Med­re­se­si ifa­de­si kul­la­nı­la­cak­tır. Çün­kü da­ha ön­ce de sö­zü­nü et­ti­ği­miz gi­bi mü­mi­nin hap­se­dil­me­si bir ce­za de­ğil, onun için bir eği­tim­dir. Ha­pis­ha­ne mü­min için bir “ter­bi­ye­ha­ne”, ma­ne­vi­ya­tı­nı kuv­vet­len­dir­di­ği bir “üni­ver­si­te” hük­mün­de­dir. Za­yıf iman­lı ve­ya iman­sız kim­se­ler ha­pis­ha­ne­nin inanç­lı kim­se­ler ta­ra­fın­dan na­sıl olup da bir ce­za ve ta­ham­mü­lü zor bir mu­si­bet ola­rak gö­rül­me­di­ği­ni an­la­ya­maz­lar. Hat­ta mü­min­le­rin böy­le bir du­rum­la kar­şı­laş­tık­la­rın­da, ahi­ret­le­ri için duy­duk­la­rı bü­yük se­vin­cin ne­de­ni­ni kav­ra­ma­la­rı ise ke­sin­lik­le müm­kün de­ğil­dir. Mü­min el­bet­te­ ki ha­pis­te bu­lun­ma­yı is­te­mez, böy­le bir amaç için ça­ba sarf et­mez. An­cak böy­le bir du­rum­la kar­şı­laş­tı­ğın­da, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde ala­ca­ğı de­re­ce­nin ma­ne­vi he­ye­ca­nı­nı, zev­ki­ni ve haz­zı­nı ya­şar. Ba­şı­na ge­len kü­çük bü­yük her olay­da ol­du­ğu gi­bi bun­da da Allah’ın ya­rat­tı­ğı hik­met­le­ri, ha­yır ve gü­zel­lik­le­ri gö­rür.
Mü­min­le­rin, Allah’ın rı­za­sı­nı ka­zan­mak için ça­ba sarf eder­ken gir­dik­le­ri ha­pis­ha­ne or­ta­mı­nı Hz. Yu­suf Med­re­se­si ola­rak isim­len­dir­me­le­ri­nin ne­de­ni, on­la­rın her­şey­de bir ha­yır ve gü­zel­lik ol­du­ğu­na inan­ma­la­rı­dır. On­lar bi­lir­ler ki, Allah bir mü­min için her ne di­ler­se, o en ha­yır­lı­sı ve en gü­ze­li­dir. Olay­la­rı dı­şa­rı­dan iz­le­yen bir ki­şi bir mü­mi­nin ha­pis­ha­ne­ye gir­me­si­ne zin­cir­le­me bir­çok ola­yın ne­den ol­du­ğu­nu zan­ne­de­bi­lir. Oy­sa de­rin­le­me­si­ne dü­şü­nül­dü­ğün­de ve tüm olay­lar Ku­ran’a gö­re de­ğer­len­di­ril­di­ğin­de ger­çek­ler bam­baş­ka­dır. Bir mü­mi­nin hap­se gir­me­si, ha­pis­te kal­dı­ğı sü­re ve çık­tı­ğı an an­cak Allah’ın di­le­me­si ile ger­çek­le­şir. Hiç­bir olay ve­ya hiç­bir ki­şi Allah’ın di­le­me­si dı­şın­da bir in­sa­nın hap­se gir­me­si­ne ne­den ola­maz. İn­san an­cak ka­de­rin­de ol­du­ğu için böy­le bir du­rum­la kar­şı­la­şır. Eğer Allah bir Müs­lü­ma­nın ha­pis­te bu­lun­ma­sı­nı di­le­miş­se, bu ki­şi için ora­da ge­çir­di­ği gün­ler­de bir­çok gü­zel­lik ve ha­yır­lar var de­mek­tir. An­cak bu, de­rin bir kav­ra­yı­şa ve güç­lü bir ima­na sa­hip bir in­sa­nın gö­re­bi­le­ce­ği bir ger­çek­tir.
Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si bu ko­nu­da tüm ya­şa­mı bo­yun­ca ör­nek ol­muş mü­ba­rek bir in­san­dır. Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ne her gi­ri­şin­de ora­da bu­lu­nu­şu­nun ha­yır ve hik­met­le­ri­ni dü­şün­müş, bun­la­rı da tüm ina­nan­lar­la pay­laş­mış­tır. Ha­pis­ha­ne­den yaz­dı­ğı mek­tup­lar­la öğ­ren­ci­le­ri­ne çok de­ğer­li tav­si­ye­ler­de bu­lun­muş, bu dö­nem bo­yun­ca ka­le­me al­ma­yı sür­dür­dü­ğü Ri­sa­le-i Nur is­miy­le anı­lan eser­le­riy­le de in­san­la­ra bir­bi­rin­den hik­met­li te­fek­kür­le­ri­ni ak­tar­mış­tır. Her ya­zı­sın­da bu olay­la­rın ken­di­le­ri için çok ha­yır­lı ol­du­ğu­nu, bir­çok gü­zel­li­ği be­ra­be­rin­de ge­tir­di­ği­ni ve ge­li­şen her ola­ya iman ve te­vek­kül gö­züy­le ba­kıl­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni ha­tır­lat­mış­tır. Özel­lik­le de ya­şı­nın çok iler­le­di­ği dö­nem­ler­de, tüm has­ta­lık­la­rı­na rağ­men, kı­şın en şid­det­li gün­le­rin­de so­ğuk ve so­ba­sız hüc­re­ler­de tu­tu­lan, hat­ta ki­mi za­man tec­rit edi­le­rek in­san­lar­la gö­rüş­me­si da­hi ya­sak­la­nan Sa­id Nur­si, en ağır ko­şul­lar­da da her­şe­yin ka­de­rde ol­du­ğu­nu ve tes­li­mi­yet­le kar­şı­lan­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni bir mek­tu­bun­da şöy­le di­le ge­tir­miş­tir:
“Son­ra bu sı­ra­da, bu so­ğuk­ta, en zi­ya­de is­ti­ra­ha­ta ve üşü­me­me­ğe ve dün­ya­yı dü­şün­me­me­ğe muh­taç ol­du­ğum bir za­man­da, ga­ra­zı ve kas­dı his­se­der bir tarz­da, be­ni ta­ham­mü­lün üze­rin­de bu sür­gün ve tec­rid ve tev­kif ve sı­kın­tı­ya sev­ke­den­le­re, fev­ka­la­de kız­mak gel­di. Bir yar­dım im­da­da ye­tiş­ti. Ma­nen kal­be ih­tar edil­di ki: “İn­san­la­rın sa­na et­tik­le­ri ayn-ı zu­lüm­le­rin­de, ayn-ı ada­let olan ka­der-i İla­hi­‘nin bü­yük bir his­se­si var ve bu ha­pis­te yi­ye­cek rız­kın var. O rız­kın se­ni bu­ra­ya ça­ğır­dı. Ona kar­şı rı­za ve tes­lim ile kar­şı­lık ver­mek la­zım. Hik­met ve Rab­bin rah­me­ti­nin da­hi bü­yük bir his­se­si var ki, bu ha­pis­te­ki­le­ri nur­lan­dır­mak ve te­sel­li ver­mek ve si­ze se­vap ka­zan­dır­mak­tır. Bu his­se­ye kar­şı, sa­bır için­de bin­ler şük­ret­mek la­zım­dır…” 3
Be­di­üz­za­man’ın söz­le­rin­de ifa­de et­ti­ği gi­bi, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan­lar ka­der­le­rin­de ol­du­ğu için ora­da­dır­lar ve bu ne­den­le olay­la­ra tes­li­mi­yet­le, sa­bır ve şü­kür­le kar­şı­lık ver­me­li­dir­ler. Ay­rı­ca ha­pis­ha­ne im­ti­ha­nıy­la kar­şı­la­şan her sa­lih Müs­lü­ma­nın, Be­di­üz­za­man gi­bi ora­da bu­lun­ma­sı­nın ha­yır ve hik­met­le­ri­ni bu­lup çı­kar­ma­sı ge­re­kir ki, böy­le­si­ne kıy­met­li bir ma­ne­vi eği­tim dö­ne­mi­nin hak­kı­nı ve­re­bil­sin. Be­di­üz­za­man baş­ka bir sö­zün­de ise Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin bah­çe­sin­de hem iyi­le­rin hem de kö­tü­le­rin bu­lun­du­ğu­nu, an­cak mü­min­le­rin sa­de­ce iyi­le­ri gö­rüp kö­tü­le­ri ise gör­mez­lik­ten ge­le­rek, zi­hin­le­ri­ni bu tip ko­nu­lar­la ge­rek­siz ye­re meş­gul et­me­me­le­ri ge­rek­ti­ği­ni ha­tır­lat­mış­tır:
“Sa­ni­yen: “Ka­de­re iman eden gam ve hü­zün­den emin olur” sır­rıy­la, “Her­şe­yin gü­zel ci­he­ti­ne ba­kı­nız” ka­ide­si­nin sır­rıy­la, ga­yet kı­sa­cık bir me­ali: “Söz­le­ri din­le­yip en gü­ze­li­ne ta­bi’ olup fe­na­sı­na bak­ma­yan­lar İla­hi hi­da­ye­te ka­vuş­muş akıl sa­hi­bi on­lar­dır” me­alin­de. Biz­ler için şim­di her­şe­yin iyi ta­ra­fı­na ve gü­zel ci­he­ti­ne ve fe­rah ve­re­cek yö­nü­ne bak­mak la­zım­dır ki ma­na­sız, lü­zum­suz, za­rar­lı, sı­kın­tı­lı, çir­kin, ge­çi­ci hal­ler na­zar-ı dik­ka­ti­mi­zi çe­kip kal­bi­mi­zi meş­gul et­me­sin. Se­ki­zin­ci Söz’de bir bah­çe­ye iki adam, bi­ri çı­kar bi­ri gi­ri­yor. Bah­ti­ya­rı bah­çe­de­ki çi­çek­le­re, gü­zel şey­le­re ba­kar, sa­fa ile is­ti­ra­hat eder. Di­ğer bed­baht, te­miz­le­mek elin­den gel­me­di­ği hal­de çir­kin, pis şey­le­re dik­ka­ti­ni ve­rir, mi­de­si­ni bu­lan­dı­rır. İs­ti­ra­ha­ta kar­şı­lık sı­kın­tı çe­ker, çı­kar gi­der. Şim­di top­lum ha­ya­tı in­san­lı­ğın aşa­ma­la­rın­da, özel­lik­le Yu­su­fi­ye Med­re­se­si bir bah­çe hük­mün­de­dir. Hem çir­kin, hem gü­zel, hem ke­der­li, hem fe­rah­lı şey­ler be­ra­ber bu­lu­nur. Akıl odur ki; fe­rah­lı ve gü­zel şey­ler­le meş­gul olup, çir­kin, sı­kın­tı­lı şey­le­re ehem­mi­yet ver­mez, şi­ka­yet ve me­rak ye­rin­e şük­re­der, se­vi­nir.” 4
Be­di­üz­za­man’ın da ifa­de et­ti­ği gi­bi, Allah’ın ya­rat­tı­ğı olay­lar­da­ki gü­zel­lik­le­ri, ha­yır­la­rı gö­ren­ler dün­ya­da ve ahi­ret­te se­vinç için­de, ra­hat ve hu­zur­lu ya­şar­lar. On­la­ra hiç­bir kö­tü ki­şi za­rar ve­re­mez, hiç­bir kö­tü­lük üzül­me­le­ri­ne ne­den ola­maz. Allah’a iman et­me­yen ki­şi­ler için­se bu­nun tam ter­si ge­çer­li­dir. On­lar baş­la­rı­na ge­len her sı­kın­tı­da ve zor­luk­ta he­men ümit­siz­li­ğe ka­pı­lır, bu­na­lı­ma gi­rer, kor­ku du­yar ve so­nu­cun­da dün­ya­yı da ahi­re­ti de kay­be­der­ler. Allah Ku­ran’da bu ki­şi­le­rin du­rum­la­rı­nı şöy­le bil­di­rir:

İn­san­lar­dan ki­mi, Allah’a bir ucun­dan iba­det eder, eğer ken­di­si­ne bir ha­yır do­ku­nur­sa, bu­nun­la tat­min bu­lur ve eğer ken­di­si­ne bir fit­ne isa­bet ede­cek olur­sa yü­zü üs­tü dö­nü­ve­rir. O, dün­ya­yı kay­bet­miş­tir, ahi­re­ti de. İş­te bu, apa­çık bir ka­yıp­tır. (Hac Su­re­si, 11)

Hz. Yu­suf’un Ha­pis Ha­ya­tı­nın Hik­met­le­ri ve Ve­si­le
Ol­du­ğu Ni­met­ler
Hz. Yu­suf’un ha­ya­tı, da­ha ön­ce de be­lirt­ti­ği­miz gi­bi, Allah’ın her­şe­yi bir ha­yır ve hik­met üze­ri­ne ya­rat­tı­ğı­nı gös­te­ren olay­lar­la do­lu­dur. Sa­de­ce ha­pis­ha­ne­ye atıl­ma­sı de­ğil, aley­hin­de ku­ru­lan her tu­zak da, onun le­hi­ne bir ha­yır­la so­nuç­lan­mış­tır.
Ör­ne­ğin kar­deş­le­ri Hz. Yu­suf’u öl­dür­mek için bir ku­yu­ya at­mış­lar­dır. An­cak bu olay Hz. Yu­suf’un Mı­sır’a yer­leş­me­si­ne ve de­va­mın­da da Mı­sır ha­zi­ne­le­ri­nin ba­şı­na geç­me­si­ne ve­si­le ol­muş­tur. Evin­de kal­dı­ğı Aziz’in ka­rı­sı­nın at­tı­ğı if­ti­ra ile hap­se atıl­ma­sı­nın so­nuç­la­rı da hep ha­yır­la­ra ve­si­le ol­muş­tur. Bir in­sa­nın if­ti­ra so­nu­cu hap­se gir­me­si, olay­la­rın ha­yır ve hik­met­le­ri gö­re­me­yen ki­şi­ler ta­ra­fın­dan bü­yük bir şans­sız­lık ve be­la ola­rak ni­te­len­di­ri­le­bi­lir. Oy­sa Hz. Yu­suf’un ha­ya­tın­da gör­dü­ğü­müz, bu olay sa­ye­sin­de onun gü­zel ah­la­kı­na, na­mu­su­na, Allah’ın ha­ram kıl­dık­la­rı­na kar­şı ne de­re­ce ti­tiz ol­du­ğu­na, ima­nı­na, doğ­ru­lu­ğu­na tüm şe­hir hal­kı şa­hit ol­muş­tur. Bu­nun ya­nın­da sa­hip ol­du­ğu ilim, hü­küm­da­rın ku­la­ğı­na ka­dar git­miş ve bu il­mi sa­ye­sin­de Mı­sır ha­zi­ne­le­ri­nin ba­şı­na yö­ne­ti­ci ola­rak atan­mış­tır. Do­la­yı­sıy­la bir mü­min için en gü­zel dav­ra­nış, Rab­bi­mi­zin ken­di­si için be­lir­le­di­ği ka­de­re ta­ma­men tes­lim ol­mak ve Allah’ın olay­la­rın ar­dın­dan ne­ler gös­te­re­ce­ği­ni sa­bır­la ve te­vek­kül­le bek­le­mek­tir. Allah tüm olay­la­rı bi­zim ön­ce­den bi­le­me­ye­ce­ği­miz ku­sur­suz bir plan için­de, en in­ce de­ta­yı ile ve en ha­yır­lı ola­cak şek­liy­le ya­ra­tır. Hz. Yu­suf da bu ger­çe­ği şöy­le di­le ge­tir­miş­tir:

Ba­ba­sı­nı ve an­ne­si­ni tah­ta çı­ka­rıp oturt­tu; onun için sec­de­ye ka­pan­dı­lar. De­di ki: “Ey Ba­bam, bu, da­ha ön­ce­ki rü­ya­mın yo­ru­mu­dur. Doğ­ru­su Rab­bim onu ger­çek kıl­dı. Ba­na iyi­lik et­ti, çün­kü be­ni zin­dan­dan çı­kar­dı. Şey­tan be­nim­le kar­deş­le­ri­min ara­sı­nı aç­tık­tan son­ra, (O,) çöl­den si­zi ge­tir­di. Şüp­he­siz be­nim Rab­bim, di­le­di­ği­ni pek in­ce dü­zen­le­yip ted­bir eden­di. Ger­çek­ten bi­len, hü­küm ve hik­met sa­hi­bi O’dur.” (Yu­suf Su­re­si, 100)

Sa­lih Bir Mü­mi­nin Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde
Bu­lun­ma­sı­nın Ha­yır ve Hik­met­le­ri
Ki­ta­bın ba­şın­da da vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, Allah el­bet­te ­ki her olay­da bi­zim gö­re­bil­di­ği­miz ve gö­re­me­di­ği­miz sa­yı­sız gü­zel­lik, ha­yır ve hik­met ya­ra­tır. An­cak sa­lih mü­min­le­rin baş­la­rı­na her­han­gi bir olay gel­di­ğin­de Allah’a yö­ne­le­rek, bu olay­la­rın ha­yır ve hik­met­le­ri­ni gör­me­ye ça­lış­ma­la­rı ge­re­kir. Bu, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki tüm inanç­lı ki­şi­ler için ge­çer­li­dir. Bu bö­lüm­de, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin ina­nan­la­ra ka­zan­dır­dı­ğı gü­zel­lik­ler, esen­lik­ler ve Allah’ın rah­me­ti­ne na­sıl bir ve­si­le ol­du­ğu an­la­tı­la­cak­tır.

Mü­min­le­rin kar­deş­lik bağ­la­rı­na, sa­da­kat­le­ri­ne,
ka­rar­lı ve sa­mi­mi tu­tum­la­rı­na her­kes şa­hit olur
Bir mü­mi­nin Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ne gir­me­si­ne, ay­nı Hz.Yu­suf’ta ol­du­ğu gi­bi, in­kar eden­le­rin, in­san­lar ara­sın­da ah­lak­sız­lı­ğı ve in­ka­rı yay­gın­laş­tır­ma­ya ça­lı­şan­la­rın if­ti­ra­la­rı ve hak­sız suç­la­ma­la­rı ne­den olur. Bu çev­re­le­rin ade­ta yay­ga­ra ko­pa­rır­ca­sı­na mü­min­le­rin üzer­le­ri­ne git­me­le­ri, halk ara­sın­da sah­te de­lil­ler, ya­lan­cı şa­hit­ler ve asıl­sız ha­ber­ler­le oluş­tur­duk­la­rı in­fi­al, mü­min­le­rin hiç­bir suç­la­rı ol­ma­dı­ğı hal­de hap­se ko­nul­ma­la­rı ile so­nuç­la­nır. Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si, İmam-ı Azam, Sü­ley­man Hil­mi Tu­na­han gi­bi önem­li İs­lam alim­le­ri de bir­bi­ri­ne ben­zer hak­sız suç­la­ma­lar ve asıl­sız if­ti­ra­lar so­nu­cun­da Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde kal­mış­lar­dır.
Sa­lih mü­min­le­re atı­lan if­ti­ra­la­rın en ba­şın­da ge­len­ler­den bi­ri mü­min­le­rin bir men­fa­at pe­şin­de ol­duk­la­rı yö­nün­de­dir. Bu if­ti­ra geç­miş­te tüm pey­gam­ber­le­re ve on­la­rın ya­nın­da­ki sa­lih mü­min­le­re atıl­mış­tır. Hat­ta in­kar eden­ler mü­min­le­rin çı­kar için bi­ra­ra­da bu­lun­duk­la­rın­dan o ka­dar emin­dir­ler ki, on­la­rı da­ğıt­mak için “... Allah’ın Re­su­lü ya­nın­da bu­lu­nan­la­ra hiç­bir in­fak (har­ca­ma)da bu­lun­ma­yın, so­nun­da da­ğı­lıp git­sin­ler...” (Mü­na­fi­kun Su­re­si, 7) de­dik­le­ri bil­di­ril­mek­te­dir. Bu ayet­ten de an­la­şıl­dı­ğı gi­bi mü­min­le­rin mad­di çı­kar­lar için bi­ra­ra­da bu­lun­duk­la­rı­nı, mad­di çı­kar­la­rı en­gel­len­di­ğin­de ise be­ra­ber­lik­le­ri­nin son bu­la­ca­ğı­nı zan­ne­der­ler.
Bu as­lın­da ca­hi­li­ye­nin “ki­şi­yi ken­din gi­bi bi­lir­sin” man­tı­ğı­nın bir yan­sı­ma­sı­dır. Çün­kü ger­çek­ten de Allah’a iman et­me­yen ki­şi­ler, men­fa­at­le­ri en ufak bir za­ra­ra uğ­ra­dı­ğın­da kırk yıl­lık dost­la­rın­dan, hat­ta ki­mi za­man an­ne ba­ba­la­rın­dan da­hi vaz­ge­çe­bi­lir­ler. Bu çir­kin ah­la­ka gö­re, bir in­sa­nın mad­di çı­ka­rı ol­ma­yan ki­şiy­le ar­ka­daş­lık et­me­si, ona yar­dım­da bu­lun­ma­sı, fe­da­kar­lık gös­ter­me­si çok bü­yük bir saf­lık­tır. Ar­ka­daş­lı­ğın ka­lı­cı­lı­ğı da söz ­ko­nu­su çı­ka­rın bü­yük­lü­ğü­ne, ehem­mi­ye­ti­ne gö­re be­lir­len­me­li­dir. Din­den uzak in­san­lar, ken­di ah­lak­la­rı bu şe­kil­de ol­du­ğu için, mü­min­le­ri de ken­di­le­ri gi­bi de­ğer­len­di­rir­ler. An­cak mü­min­le­re yö­nelt­tik­le­ri her tür­lü sal­dı­rı, if­ti­ra ve hak­sız suç­la­ma­ya, oluş­tur­duk­la­rı zor ko­şul­la­ra ve ver­dik­le­ri sı­kın­tı­la­ra rağ­men gör­dük­le­ri ka­rar­lı, sa­dık, ve­fa­lı, me­ta­net­li ve güç­lü ta­vır­lar kar­şı­sın­da bü­yük bir şaş­kın­lık ya­şar­lar. Çün­kü bü­tün amaç­la­rı mü­min­le­ri yıl­dır­mak, bir­bir­le­ri­ne olan güç­lü kar­deş­lik bağ­la­rı­nı boz­mak ve da­ğıt­mak­ken, bir­den­bi­re bü­tün ça­ba­la­rı­nın bo­şa git­ti­ği­ni an­lar­lar.
Sa­lih mü­min­ler ko­şul­lar ne olur­sa ol­sun iman­la­rın­dan, iba­det­le­rin­den, gü­zel ah­lak­la­rın­dan ve Allah’a iman eden in­san­lar­la bir­lik­te ol­mak­tan vaz­geç­mez­ler. Allah bir­çok aye­tin­de sa­lih mü­min­le­rin bu üs­tün özel­lik­le­ri­ni bil­dir­miş­tir. Bu ayet­ler­den ba­zı­la­rı şöy­le­dir:

Mü­min olan­lar, an­cak o kim­se­ler­dir ki, on­lar, Allah’a ve Re­su­lü’ne iman et­ti­ler, son­ra hiç­bir kuş­ku­ya ka­pıl­ma­dan Allah yo­lun­da mal­la­rıy­la ve can­la­rıy­la cehd et­ti­ler (ça­ba har­ca­dı­lar). İş­te on­lar, sa­dık (doğ­ru) olan­la­rın ta ken­di­le­ri­dir. (Hu­cu­rat Su­re­si, 15)

Ni­ce pey­gam­ber­le bir­lik­te bir­çok Rab­ba­ni (bil­gin)ler sa­va­şa gir­di­ler de, Allah yo­lun­da ken­di­le­ri­ne isa­bet eden (güç­lük ve mih­net)den do­la­yı ne gev­şek­lik gös­ter­di­ler, ne bo­yun eğ­di­ler. Allah, sab­re­den­le­ri se­ver. On­la­rın söy­le­dik­le­ri: “Rab­bi­miz, gü­nah­la­rı­mı­zı ve işi­miz­de­ki aşı­rı­lık­la­rı­mı­zı ba­ğış­la, ayak­la­rı­mı­zı (bas­tık­la­rı yer­de) sağ­lam­laş­tır ve bi­ze ka­fir­ler top­lu­lu­ğu­na kar­şı yar­dım et” de­me­le­rin­den baş­ka bir şey de­ğil­di. (Al-i İm­ran Su­re­si, 146-147)

Gö­rül­dü­ğü gi­bi mü­min­le­rin ha­pis ve­ya hak­sız sal­dı­rı­lar gi­bi zor­luk­lar­la kar­şı­laş­ma­la­rı­nın ve­si­le ol­du­ğu ha­yır­lar­dan bi­ri, on­la­rın sa­da­kat­le­ri­nin, ve­fa­la­rı­nın, bir­bir­le­ri­ne olan bağ­lı­lık­la­rı­nın or­ta­ya çık­ma­sı­dır. Bu, iç­le­rin­de ya­şa­dık­la­rı top­lu­mun ilk de­fa kar­şı­laş­tı­ğı bir mo­del­dir. Bü­tün bu olay­lar mü­min­le­rin sa­hip ol­duk­la­rı gü­zel ah­la­kın tüm top­lum­ca ta­nın­ma­sı­na da ve­si­le olur. Sa­de­ce on­lar­la ay­nı dö­nem­de ya­şa­yan­lar de­ğil, ge­le­cek­te­ki bir­çok ne­sil de ay­nı şe­kil­de sa­lih mü­min­le­rin zor­luk an­la­rın­da da­hi ka­rar­lı ve sa­dık ol­duk­la­rı­na, hiç­bir za­man yıl­gın­lık gös­ter­me­dik­le­ri­ne şa­hit­lik et­miş olur­lar.
Ni­te­kim ya­kın ta­ri­hi­miz­de Be­di­üz­za­man’ın ve çev­re­sin­de­ki­le­rin gös­ter­dik­le­ri ka­rar­lı­lık, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki şevk ve he­ye­can­la­rı bu­nun en gü­zel ör­nek­le­rin­den bi­ri­dir. On­lar hem ya­şa­dık­la­rı dö­nem­de, hem de gü­nü­müz­de tüm mü­min­le­re gü­zel bi­rer ör­nek­tir­ler. Be­di­üz­za­man, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ndey­ken dı­şa­rı­da bu­lu­nan kar­deş­le­ri­ne yaz­dı­ğı mek­tup­lar­da on­la­ra şöy­le hi­tap et­miş­tir:
“Aziz, sıd­dık, sar­sıl­maz, sı­kın­tı­dan usa­nıp biz­ler­den çe­kil­mez kar­deş­le­rim!… Nur ta­le­be­le­ri­nin de, bir­kaç se­ne­de en uy­gun olan Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de bir de­fa top­lan­ma­la­rı­nın lü­zu­mu ci­he­tin­de bin sı­kın­tı ve zor­luk da­hi ol­sa ehem­mi­ye­ti yok­tur. Es­ki ha­pis­le­ri­miz­de bir­kaç za­yıf kar­deş­le­ri­mi­zin usa­nıp da­ire-i Nu­ri­ye­den çe­kin­me­le­ri on­la­ra pek bü­yük bir ka­yıp ol­du ve Nur­la­ra hiç za­rar gel­me­di. On­la­rın ye­ri­ne da­ha me­tin, da­ha muh­lis şa­kird­ler mey­da­na çık­tı­lar. Ma­dem dün­ya­nın bu im­ti­han­la­rı ge­çi­ci­dir, ça­buk gi­der­ler. Se­vap­la­rı­nı, mey­ve­le­ri­ni biz­le­re ve­rir­ler. Biz de İla­hi yar­dı­ma iti­mad edip sa­bır için­de şük­ret­me­li­yiz.” (Şu­alar, s. 503)
Be­di­üz­za­man bir baş­ka mek­tu­bun­da Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nden sa­dık dost­la­rı­na şöy­le ses­len­miş­tir:
“Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim! Bu es­ki ve ye­ni iki Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de­ki şid­det­li im­ti­han­da sar­sıl­ma­yan ve der­sin­den vaz­geç­me­yen ve ya­kı­cı çor­ba­dan ağız­la­rı yan­dı­ğı hal­de ta­le­be­li­ği­ni bı­rak­ma­yan ve bu ka­dar sal­dı­rı­ya kar­şı ma­ne­vi kuv­ve­ti kı­rıl­ma­yan zat­la­rı ha­ki­kat eh­li ve ge­le­cek ne­sil al­kış­la­ya­cak­la­rı gi­bi, me­la­ike ve ru­ha­ni­ler da­hi al­kış­lı­yor­lar di­ye ka­na­atim var. Fa­kat içi­niz­de has­ta­lık­lı ve na­zik ve fa­kir­ler bu­lun­ma­sıy­la, mad­di sı­kın­tı zi­ya­de­dir. Ve bu­na kar­şı da her ­bi­ri­niz her­ bi­ri­si­ne bi­rer te­sel­li­ci ve ah­lak­ta ve sa­bır­da bi­rer ör­nek alı­na­cak mo­del ve da­ya­nış­ma ve yu­mu­şat­ma bi­rer şef­kat­li kar­deş ve ders mü­za­ke­re­sin­de bi­rer ze­ki mu­ha­tab ve mü­cib ve gü­zel huy­la­rın yan­sı­ma­sı­na bi­rer ay­na ol­ma­nız, o mad­di sı­kın­tı­la­rı hi­çe in­di­rir di­ye dü­şü­nüp ru­hum­dan çok sev­di­ğim siz­ler hak­kın­da te­sel­li bu­lu­yo­rum…” 5
Bu­gün, ta­rih­te ya­şan­mış olay­la­ra ba­ka­rak, sa­lih mü­min­le­rin ka­rar­lı­lık­la­rın­dan, sa­bır­la­rın­dan, Allah yo­lun­da­ki ce­sa­ret­le­rin­den ve bir­bir­le­ri­ne olan bağ­lı­lık­la­rın­dan ör­nek­ler alı­yo­ruz. Geç­miş­te ya­şa­nan olay­la­rın bu­gün tüm mü­min­le­re ör­nek teş­kil et­me­si şu­nu gös­ter­mek­te­dir: O dö­nem­de ge­li­şen olay­lar ve zor­luk­lar mü­min­le­rin le­hi­ne ol­muş, on­la­rın hem çağ­daş­la­rı hem de son­ra­ki top­lum­lar ta­ra­fın­dan ta­nın­ma­la­rı­na ve­si­le ol­du­ğu gi­bi şe­ref ve üs­tün­lük ka­zan­mış­lar­dır.

Mü­min­le­re hak­sız­lık ya­pıl­dı­ğı halk ta­ra­fın­dan
an­la­şı­lır, gü­zel ah­lak­lı, doğ­ru ve gü­ve­ni­lir in­san­lar
ol­duk­la­rı or­ta­ya çı­kar
Han­gi dö­nem­de ya­şar­sa ya­şa­sın, bir mü­mi­nin ka­ra­lan­ma­ya ça­lı­şı­la­ca­ğı ve hak­kın­da suç araş­tır­ma­la­rı ya­pı­la­ca­ğı açık­tır. Çün­kü bir mü­mi­ni et­ki­siz ha­le ge­tir­me ko­nu­sun­da, hal­kın ik­na edil­me­si ve ya­pıl­ma­sı he­def­le­nen uy­gu­la­ma­nın kit­le­ler­den des­tek bul­ma­sı için bir kı­lıf ha­zır­lan­ma­sı ge­rek­mek­te­dir. Ni­te­kim Hz. Yu­suf’un ör­ne­ğin­de, ve­zi­rin ka­rı­sı­nın if­ti­ra­sı Hz. Yu­suf’un el­çi­li­ği­ni en­gel­le­mek için bir kı­lıf ve hap­se atıl­ma­sı için bir ba­ha­ne ola­rak kul­la­nıl­mış­tır.
Tüm bu olay­lar ne­ti­ce­sin­de mü­min­ler hak­kın­da et­raf­lı­ca araş­tır­ma­lar ya­pı­la­cak­tır, an­cak mü­min­ler di­ğer in­san­la­rın ak­si­ne hak­la­rın­da ya­pı­la­cak olan her tür­lü araş­tır­ma­ya kar­şı ol­duk­ça ra­hat­tır­lar. Hak­la­rın­da­ki so­ruş­tur­ma ve araş­tır­ma­lar­dan sa­de­ce Allah’ın emir ve tav­si­ye­le­ri­ne gö­re ya­şa­ma­yan in­san­lar, ra­hat­sız ve te­dir­gin olur­lar. Çün­kü in­san­la­rın bü­yük bir bö­lü­mü­nün or­ta­ya çık­ma­sın­dan te­dir­gin ola­ca­ğı bir açı­ğı, da­ha açık ifa­dey­le bir yol­suz­lu­ğu, sah­te­kar­lı­ğı ya da hu­ku­ka ay­kı­rı bir fa­ali­ye­ti var­dır. Fa­kat Müs­lü­man­lar Allah’tan kor­kan ve bu yüz­den de her tür­lü kö­tü­lük­ten ve gü­nah­tan şid­det­le sa­kı­nan in­san­lar­dır. On­lar ahi­ret­te he­sap ve­re­cek­le­ri­ni bil­dik­le­ri için her an Ku­ran ah­la­kı­na uy­gun bir ya­şam sü­rer­ler; he­sa­bı­nı ve­re­me­ye­cek­le­ri her tür­lü fi­il­den de ke­sin­lik­le uzak du­rur­lar. Kim­se­nin ma­lın­da, mül­kün­de göz­le­ri yok­tur, kim­se­ye en ufak bir hak­sız­lık ve­ya ada­let­siz­lik yap­maz­lar, ha­ra­ma el uzat­maz, men­fa­at­le­ri pe­şin­de koş­maz­lar. Ku­ran’da em­re­di­len­ler ge­re­ği yer­yü­zün­de boz­gun­cu­luk çı­kar­mak­tan şid­det­le ka­çı­nır, da­ima dev­le­te bağ­lı­lı­ğı teş­vik eden, ba­rış­çı, top­lum­sal hu­zu­ru sağ­la­ma­ya ça­lı­şan bir mo­del oluş­tu­rur­lar. İş­te bu yüz­den de ya­şam­la­rı­nın araş­tı­rıl­ma­sın­dan, so­ruş­tu­rul­ma­sın­dan hiç­bir şe­kil­de çe­kin­me­dik­le­ri gi­bi, ne ka­dar çok araş­tı­rı­lır­sa araş­tı­rıl­sın, geç­miş­le­rin­de sa­de­ce te­miz­lik bu­lu­na­ca­ğı­nı bi­lir ve bu­nun ra­hat­lı­ğı­nı ya­şar­lar. Ya­pı­lan her so­ruş­tur­ma ve araş­tır­ma­nın, da­ima ken­di leh­le­ri­ne so­nuç­la­na­ca­ğı­nı ve ne ka­dar te­miz, ma­sum ve dü­rüst in­san­lar ol­duk­la­rı­nı bir kez da­ha or­ta­ya çı­ka­ra­ca­ğı­nı unut­maz­lar.
Ör­ne­ğin Hz. Yu­suf’un zin­da­na atıl­ma­sı onun gü­zel ah­la­kı­nın, te­miz­li­ği­nin, doğ­ru­lu­ğu­nun ve Allah’a olan ima­nı­nın ta­nın­ma­sıy­la so­nuç­lan­mış­tır. Ha­pis­te ge­çen yıl­la­rın ar­dın­dan hü­küm­dar ken­di­si­ni ça­ğır­dı­ğın­da, Hz. Yu­suf ön­ce­lik­le ma­sum ol­du­ğu­nun is­pat­lan­ma­sı için hü­küm­dar­dan so­ruş­tur­ma yap­ma­sı­nı biz­zat ken­di­si is­te­miş­tir.
Dik­kat edi­lir­se sa­de­ce te­miz ve doğ­ru in­san­lar gö­nül ra­hat­lı­ğı ile ken­di­le­ri hak­kın­da so­ruş­tur­ma ya­pıl­ma­sı­nı is­te­ye­bi­lir­ler. Bu­nun üze­ri­ne hü­küm­dar Hz. Yu­suf’a if­ti­ra atan ka­dı­nı ve di­ğer ka­dın­la­rı top­la­mış ve on­la­ra Hz. Yu­suf’u sor­muş­tur. Ka­dın­lar Hz. Yu­suf’tan hiç­bir kö­tü­lük gör­me­dik­le­ri­ni söy­le­dik­le­rin­de, ona if­ti­ra atan Ve­zir’in ka­rı­sı da su­çu­nu iti­raf et­miş­tir. Böy­le­ce Hz. Yu­suf’un ma­su­mi­ye­ti biz­zat if­ti­ra­yı atan ki­şi­ler ta­ra­fın­dan ka­nıt­lan­mış­tır. Bu olay Yu­suf Su­re­si’nde şöy­le ha­ber ve­ri­lir:

Hü­küm­dar de­di ki: “Onu ba­na ge­ti­rin.” Ona el­çi gel­di­ğin­de (Yu­suf:) “Efen­di­ne (Rab­bi­ne) dön de ona sor: “El­le­ri­ni ke­sen o ka­dın­la­rın du­ru­mu ney­di? Doğ­ru­su be­nim Rab­bim, on­la­rın hi­le­li dü­zen­le­ri­ni ger­çek­ten bi­len­dir. (Hü­küm­dar top­la­dı­ğı o ka­dın­la­ra:) “Yu­suf’un nef­sin­den mu­rad al­mak is­te­di­ği­niz­de si­zin du­ru­mu­nuz ney­di?” de­di. On­lar: “Allah için, ha­şa” de­di­ler. “Biz on­dan hiç­bir kö­tü­lük gör­me­dik.” Aziz (Ve­zir)in de ka­rı­sı de­di ki: “İş­te şu an­da ger­çek or­ta ye­re çık­tı; onun nef­sin­den ben mu­rad al­mak is­te­miş­tim. O ise ger­çek­ten doğ­ru­yu söy­len­ler­den­dir. (Yu­suf ara­cı­ya şu­nu söy­le­di:) “Bu, (iti­raf Ve­zi­rin) yok­lu­ğun­da ger­çek­ten ken­di­si­ne iha­net et­me­di­ği­mi ve ger­çek­ten Allah’ın iha­net eden­le­rin hi­le­li-dü­zen­le­ri­ni ba­şa­rı­ya ulaş­tır­ma­dı­ğı­nı ken­di­si­nin de bi­lip öğ­ren­me­si için­di. “(Yi­ne de) Ben nef­si­mi te­mi­ze çı­ka­ra­mam. Çün­kü ger­çek­ten ne­fis, -Rab­bi­min ken­di­si­ni esir­ge­di­ği dı­şın­da- var gü­cüy­le kö­tü­lü­ğü em­re­den­dir. Şüp­he­siz, be­nim Rab­bim, ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir.” (Yu­suf Su­re­si, 50-53)
Gö­rül­dü­ğü gi­bi Hz. Yu­suf ken­di ta­le­biy­le bu if­ti­ra hak­kın­da bil­gi­si olan­la­rı bi­ra­ra­ya top­lat­mış ve ter­te­miz bir in­san ol­du­ğu­nun o ki­şi­le­rin ağ­zın­dan açık­lan­ma­sı­nı sağ­la­mış­tır. Bu if­ti­ra ve ha­pis dö­ne­mi ilk mey­da­na gel­di­ğin­de, bu ola­yı du­yan ya da gö­ren in­san­lar için bir şer gi­bi gö­zük­müş ola­bi­lir. An­cak Hz. Yu­suf gi­bi önem­li bir gö­rev ala­bi­le­cek ka­dar doğ­ru ve gü­zel ah­lak­lı bir in­sa­nın te­miz­li­ği­nin, tüm in­san­la­rın şa­hit­li­ğin­de ka­bul edil­me­si, el­bet­te ki onun gü­cü­nü ve in­san­la­rın gö­zün­de­ki gü­ve­ni­lir­li­ği­ni ar­tır­mış­tır. Bu sa­ye­de çok önem­li bir ma­ka­ma te­red­düt edil­me­den se­çi­le­bil­miş­tir.
Ku­ran’da mü­min­le­re bil­di­ri­len bir müj­de ise, Allah’ın mut­la­ka mü­min­le­re ku­ru­lan tu­zak­la­rı bo­za­ca­ğı ve mü­min­le­rin hak­lı­lı­ğı­nın or­ta­ya çı­ka­ca­ğı­dır. Mü­min­le­rin ken­di­le­ri­ne atı­lan if­ti­ra­lar­dan Allah’ın yar­dı­mıy­la te­mi­ze çık­tık­la­rı­nı gös­te­ren ayet­ler­den bi­ri şöy­le­dir:

Ey iman eden­ler, Mu­sa’ya ezi­yet eden­ler gi­bi ol­ma­yın; ki so­nun­da Allah onu, de­mek­te ol­duk­la­rın­dan te­mi­ze çı­kar­dı. O, Allah Ka­tın­da ve­cih­ti. (Ah­zap Su­re­si, 69)

Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si de ken­di­si­nin, öğ­ren­ci­le­ri­nin ve Ri­sa­le-i Nur­lar’ın sık sık so­ruş­tur­ma­ya ta­bi tu­tul­ma­la­rın­da çok bü­yük ha­yır­lar ol­du­ğu­nu her fır­sat­ta ifa­de et­miş­tir. Çün­kü bu mü­ba­rek in­san­lar so­ruş­tur­ma­lar­dan her de­fa­sın­da, hem fert hem de eser­ler ola­rak ter­te­miz çık­mış­lar­dır. So­ruş­tur­ma­lar sa­ye­sin­de dü­rüst­lük­le­ri ve sa­mi­mi­yet­le­ri her de­fa­sın­da dev­le­tin il­gi­li ma­kam­la­rın­ca da onay­lan­mış­tır. Be­di­üz­za­man bu ko­nuy­la il­gi­li ola­rak bir sö­zün­de şöy­le der:

“… Olur ki ho­şu­nu­za git­me­yen bir şey, si­zin için ha­yır­lı­dır ve olur ki, sev­di­ği­niz şey de si­zin için bir şer­dir. Allah bi­lir de siz bil­mez­si­niz” (Ba­ka­ra Su­re­si, 216) sır­rı­nı tek­rar gös­ter­di... Baş­ta An­ka­ra bi­lir ki­şi­le­ri­nin tak­dir­ka­ra­ne ra­por­la­rı, hat­ta beş san­dık Nur Ri­sa­le­le­ri’nde beş on ha­ta bul­duk­la­rı hal­de, mah­ke­me­de on­la­rın ha­ta ve yan­lış gös­ter­dik­le­ri nok­ta­lar ger­çe­ğin ay­nı ol­du­ğu­nu ve on­la­rın ha­ta ve yan­lış de­dik­le­ri mad­de­ler­de ken­di­le­ri ha­ta et­tik­le­ri­ni is­pat et­ti­ği­miz gi­bi, beş yap­rak ra­por­la­rın­da beş on ha­ta ve yan­lış­la­rı­nı gös­ter­dik. Ve ye­di ma­ka­ma­ta gön­der­di­ği­miz Mey­ve ve Mü­da­fa­ana­me Ri­sa­le­le­ri ve Ad­li­ye Ve­ka­le­ti­ne gön­de­ri­len Nur’un umum ri­sa­le­le­ri, şid­det­li emir­ler bek­ler­ken ga­yet yu­mu­şak, hat­ta te­sel­li­ka­ra­ne Baş­ve­kil’in bi­ze gön­der­di­ği mek­tu­bu gi­bi, ba­rış­ma tar­zın­da iliş­me­me­le­ri ke­sin ola­rak is­pat et­ti ki: Ri­sa­le-i Nur’un İla­hi yar­dım ke­ra­me­tiy­le, on­la­rı mağ­lup edip ken­di­ni on­la­ra yol gös­te­ri­ci ola­rak okut­tur­muş, o ge­niş da­ire­le­ri bir ne­vi ders­ha­ne yap­mış, çok te­red­düt­lü ve şaş­kın iman­la­rı­nı kur­tar­mış ve bi­zim sı­kın­tı­la­rı­mız­dan yüz de­re­ce zi­ya­de ma­ne­vi fe­rah ve fa­ide ver­di.” 6
Be­di­üz­za­man’ın bu hik­met­li söz­le­rin­de dik­kat çek­ti­ği bir baş­ka ha­yır ise, bu olay­lar es­na­sın­da Allah’ın var­lı­ğı­nın ve bir­li­ği­nin an­la­tıl­dı­ğı Ri­sa­le-i Nur­la­r’ın bir­çok ki­şi ta­ra­fın­dan de­fa­lar­ca okun­muş ol­ma­sı­dır. Bu ar­ka ar­ka­ya oku­ma­lar pek çok ki­şi­nin ima­nı­na ve­si­le ol­muş ve ay­nı za­man­da bu eser­le­rin ya­za­rı­nı da ta­nı­ma im­ka­nı do­ğur­muş­tur.
Be­di­üz­za­man ri­sa­le­le­rin­de ay­rı­ca zor­luk­la­rı ve şid­det­li im­ti­han­la­rı, al­tın­la ba­kı­rın bir­bi­rin­den ay­rıl­dı­ğı mi­henk ta­şı­na ben­zet­miş­tir. Mi­henk ta­şı na­sıl al­tı­nın al­tın, ba­kı­rın da ba­kır ol­du­ğu­nu or­ta­ya çı­ka­rır­sa, zor­lu im­ti­han­lar da mü­mi­nin tüm gü­zel özel­lik­le­ri­ni or­ta­ya çı­ka­ra­cak, nef­si­nin fı­sıl­da­dı­ğı tüm ves­ve­se­le­ri de or­ta­dan kal­dı­ra­cak­tır. Bu dö­nem­ler ina­nan bir ki­şi­nin iman gü­cü­nü or­ta­ya ko­yar ve bu­nu için­de ya­şa­dı­ğı top­lu­ma ilan eder. Be­di­üz­za­man ve öğ­ren­ci­le­ri­nin kar­şı­laş­tık­la­rı zor­luk­lar da on­la­rın “al­tın” ka­dar de­ğer­li ol­duk­la­rı­nı or­ta­ya koy­muş, on­la­rı tüm hal­ka ta­nıt­mış­tır. Yap­tık­la­rı ça­lış­ma­la­rın sa­de­ce Allah’ın var­lı­ğı­nı in­san­la­ra an­lat­mak ama­cıy­la ya­pı­lan ha­li­sa­ne ça­lış­ma­lar ol­du­ğu­nu, hiç­bir art ni­ye­tin, şah­si çı­ka­rın bu fa­ali­yet­le­re ka­rış­ma­dı­ğı­nı tüm in­san­la­ra gös­ter­miş­tir. Böy­le­ce kal­bin­de sa­mi­mi­yet­le­riy­le il­gi­li şüp­he bu­lu­nan­lar da on­la­rın zor­luk za­ma­nın­da­ki gü­zel ah­lak­la­rı­nı gör­müş ve ha­lis ni­yet­le­ri­ne ka­na­at ge­tir­miş­ler­dir. Be­di­üz­za­man’ın ko­nuy­la il­gi­li söz­le­ri şöy­le­dir:
“Bir­den bu sa­bah kal­be ih­tar edil­di ki: Siz bu şid­det­li im­ti­ha­na gir­mek ve in­ce­den in­ce­ye si­zi kaç de­fa “al­tın mı, ba­kır mı” di­ye öl­çü­ye vur­mak ve her ci­het­te si­zi in­saf­sız­ca tec­rü­be et­mek ve ne­fis­le­ri­ni­zin his­se­le­ri ve de­si­se­le­ri var mı yok mu üç-dört elek­ler­le elen­mek; ha­li­sa­ne, sırf hak ve ha­ki­kat na­mı­na olan hiz­me­ti­ni­ze pek çok lü­zu­mu var­dı ki; İla­hi ka­der ve Rab­bin yar­dı­mı mü­sa­ade edi­yor. Çün­kü bir im­ti­han mey­da­nın­da inat­çı ve ba­ha­ne­ci in­saf­sız sal­dır­gan­la­rın kar­şı­sın­da teş­hir edil­me­sin­den her­kes an­la­dı ki: Hiç­bir hi­le, hiç­bir ena­ni­yet, hiç­bir ga­raz, hiç­bir dün­ye­vi, uh­re­vi ve şah­si men­fa­at ka­rış­ma­ya­rak, tam ha­lis, hak ve ha­ki­kat­ten ge­li­yor. Eğer per­de al­tın­da kal­say­dı, çok ma­na­lar ve­ri­le­bi­lir­di. Da­ha iman eh­li­nin avam ta­ba­ka­sı iti­mad et­mez­di. “Bel­ki bi­zi kan­dı­rır­lar” der ve seç­kin kıs­mı da­hi ves­ve­se eder­di. Bel­ki ba­zı ma­kam eh­li gi­bi ken­di­le­ri­ni sat­mak, iti­mad ka­zan­mak için böy­le ya­pı­yor­lar di­ye da­ha tam ka­na­at et­mez­ler­di. Şim­di im­ti­han­dan son­ra, en inat­çı ves­ve­se­li da­hi tes­li­me mec­bur olu­yor. Zah­me­ti­niz bir, ka­rı­nız bin­dir in­şa­Al­lah.”7

Halk mü­min­ler­den ha­ber­dar olur, on­la­rı ta­nı­dık­ça
ya­kın­lık ve sev­gi duy­ma­ya baş­lar
Bir mü­mi­nin Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lun­ma­sı­nın ve bu­nun­la bağ­lan­tı­lı olay­la­rın çok önem­li bir hik­me­ti de, in­san­la­rın dik­kat­le­ri­nin mü­min­le­rin üze­ri­ne çe­kil­miş ol­ma­sı­dır. Bu ha­pis olay­la­rı ol­ma­sa bel­ki mü­min­ler da­ha az bi­li­ne­cek­ler, halk on­la­rın iş­le­dik­le­ri ha­yır­lar­dan pek faz­la ha­ber­dar ol­ma­ya­cak­tır. An­cak bu olay­lar ne­ti­ce­sin­de hal­kın bü­yük bir kıs­mı, mü­min­le­ri ta­nır ve on­la­rın ah­lak­la­rı­na şa­hit olur.
İn­san­la­rın ka­rak­ter­le­ri­nin en doğ­ru ola­rak an­la­şıl­dı­ğı or­tam­lar, zor­luk ve sı­kın­tı an­la­rı­dır. Hak­sız­lı­ğa uğ­ra­yan, if­ti­ra atı­lan, bir­çok yön­den zor­luk ya­şa­yan bir in­sa­nın sa­bır­lı, te­va­zu­lu, sü­ku­net­li, efen­di, af­fe­di­ci, uz­laş­ma­cı ve as­la şi­ka­yet­te bu­lun­ma­yan tav­rı, el­bet­te­ ki olay­la­rı iz­le­yen in­san­la­ra pek­ çok şey gös­te­re­cek, sa­mi­mi in­san­la­rı ta­nı­ma­la­rı­na ve­si­le ola­cak­tır. Ni­te­kim Sa­id Nur­si’nin her Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ne gi­ri­şi ve­ya sür­gün edi­li­şi, ben­ze­ri ha­yır ve hik­met­ler­le so­nuç­lan­mış­tır. Bu olay­lar ne­ti­ce­sin­de, Be­di­üz­za­man Nur ta­le­be­le­ri ve Nur ri­sa­le­le­ri hal­kın dik­ka­ti­ni faz­la­sıy­la çek­miş ve böy­le­ce in­san­lar Ri­sa­le-i Nur’a yö­nel­miş­ler­dir. Sa­id Nur­si bu ko­nu­da­ki dü­şün­ce­le­ri­ni şöy­le ak­ta­rır:
“İkin­ci hik­met ve fay­da: Bu za­man­da Nur­lar­la iman hiz­me­ti, her ta­raf­ta ilan ve­re­rek ve muh­taç olan­la­rın na­zar-ı dik­kat­le­ri­ni çek­mek­le olur. İş­te hap­si­miz­le Nur­la­ra dik­kat çe­ki­lir, bir ilân hük­mü­ne ge­çer. En zi­ya­de inat­çı ve­ya muh­taç olan­lar onu bu­lur, ima­nı­nı kur­ta­rır ve ina­dı kı­rı­lır, teh­li­ke­den kur­tu­lur ve Nur’un ders­ha­ne­si ge­niş­le­nir.8
“Evet Ri­sa­le-i Nur’un mes’ele­si; İs­lam ale­min­de, özel­lik­le bu mem­le­ket­te kül­lî bir ehem­mi­ye­ti bu­lun­du­ğun­dan böy­le he­ye­can­lı top­la­ma­lar ile ge­ne­lin dik­ka­ti­ni Nur ha­ki­kat­le­ri­ne çek­mek lâ­zım­dır ki, ümi­di­mi­zin ve ted­bir­le­ri­mi­zin ve giz­le­me­mi­zin ve sal­dır­gan­la­rın kü­çült­me­le­ri­nin üze­rin­de ve se­çi­mi­mi­zin ha­ri­cin­de böy­le şa­şaa ile Ri­sa­le-i Nur ken­di ders­le­ri­ni dost ve düş­ma­na açık­ça ve­ri­yor. En giz­li sır­la­rı­nı açık­ça çe­kin­me­ye­rek gös­te­ri­yor. Ma­dem ha­ki­kat bu­dur, biz kü­çü­cük sı­kın­tı­la­rı­mı­zı ki­nin gi­bi bir acı ilâç bi­lip sa­bır ve şük­ret­me­li­yiz, “Yâ­hu bu da ge­çer” de­me­li­yiz.”9

Mü­min­le­rin Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bir­bir­le­ri­ne olan
bağ­lı­lık­la­rı, da­ya­nış­ma­la­rı pe­ki­şir, ek­sik­li­kle­ri­ni
gi­der­me ola­na­ğı bu­lur­lar
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin bir di­ğer ha­yır­lı yö­nü ise bu­ra­da ya­şa­yan mü­min­le­rin bir­bir­le­ri­ne olan fay­da­sı­dır. Yir­mi dört sa­at bo­yun­ca, ge­ce gün­düz de­me­den, kü­çük bir me­ka­nın için­de bir­bir­le­ri­nin her hal­le­ri­ne ta­nık olan Müs­lü­man­lar, bir­bir­le­ri­ne hep gü­zel göz­le ba­kar ve bir­bir­le­ri­nin en gü­zel yön­le­ri­ni ken­di­le­ri­ne ör­nek alır­lar. Bi­ri­nin te­miz­li­ği, bi­ri­nin ak­lı, bi­ri­nin ça­lış­kan­lı­ğı, bi­ri­nin Ku­ran bil­gi­si, bir di­ğe­ri­nin fe­da­kar­lı­ğı, baş­ka­sı­nın mü­te­va­zi ha­re­ket­le­ri di­ğer mü­min­le­re gü­zel bir hal ve­rir. Her­kes bir­bi­ri­nin bir yö­nü­ne gıp­ta edip onun ha­li­ni al­sa, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki eği­tim so­na er­di­ğin­de, mü­min­ler ma­ne­vi yön­den bü­yük bir ol­gun­lu­ğa eriş­miş ve ah­lak­la­rı­nı mis­liy­le gü­zel­leş­tir­miş olur­lar. Bu dö­nem on­la­rın ma­ne­vi ola­rak de­rin­leş­me­le­ri­ne, pek çok ek­sik­lik­le­rin­den arın­ma­la­rı­na ve­si­le olur.
Mü­min­ler kar­deş­li­ğin ve dost­lu­ğun ne den­li kıy­met­li ve de­ğer­li ol­du­ğu­nu da bu­ra­da hak­kıy­la gö­rür­ler. Te­sa­nüt­le­ri ve dost­luk­la­rı çok ar­tar. Allah yo­lun­da, gü­zel ah­la­kın ya­yıl­ma­sı için ge­ce gün­düz dur­mak­sı­zın ça­lı­şan mü­min kar­deş­le­ri­ni et­raf­lı­ca dü­şün­me ve tak­dir et­me im­ka­nı bu­lur­lar. Ve her de­fa­sın­da Allah’ın te­cel­li­le­ri­ni gö­rüp, sev­gi­le­ri kat kat ar­tar. Mü­min, ya­nın­da bu­lu­nan mü­min kar­de­şi­ne ha­pis­ha­ne şart ve im­kan­la­rın­da su­na­bi­le­ce­ği şey­le­rin en gü­ze­li­ni su­nar. Kar­de­şi­nin gü­ven­li­ği­ni, ra­ha­tı­nı, sağ­lı­ğı­nı, ima­nı­nı dü­şü­nür, ona ön­ce­lik ve­rir. Tüm bun­lar an­cak Ku­ran ah­la­kı­nı ve eği­ti­mi­ni al­mış in­san­la­rın gös­te­re­bi­le­ce­ği üs­tün va­sıf­lar­dır. Allah Ku­ran’da mü­min­le­rin bu gü­zel ah­la­kı­nı, bir­bir­le­ri­ne olan sev­gi­le­ri­ni, zor şart­lar­da da­hi kar­deş­le­ri­nin nef­si­ni ken­di ne­fis­le­ri­ne ter­cih et­tik­le­ri­ni şöy­le bil­di­rir:

... Ken­di­le­rin­de bir açık­lık (ih­ti­yaç) ol­sa bi­le (kar­deş­le­ri­ni) öz ne­fis­le­ri­ne ter­cih eder­ler. Kim nef­si­nin ‘cim­ri ve ben­cil tut­ku­la­rın­dan’ ko­run­muş­sa, iş­te on­lar, fe­lah (kur­tu­luş) bu­lan­lar­dır. (Haşr Su­re­si, 9)

Ni­te­kim Be­di­üz­za­man bir­çok mü­min kar­de­şi ile bir­lik­te ha­pis­ha­ne­de bu­lun­ma­sı­nın gü­zel­lik­le­rin­den bi­ri ola­rak, bir­bir­le­ri­ni ra­hat­ça gö­re­bil­me­le­ri­ni de say­mış­tır. Ha­pis­ha­ne dı­şın­day­ken çe­şit­li ne­den­ler­den do­la­yı zor­luk­la gö­re­bil­di­ği mü­min­ler­le bu­ra­da sü­rek­li be­ra­ber ol­mak­ta, on­lar­la soh­bet et­mek­te, te­fek­kür­le­ri­ni pay­la­şa­bil­mek­te­dir. Bu­ra­da çok gü­zel bir eği­tim­den ge­çen bu mü­min­ler ise, Be­di­üz­za­man’dan al­dık­la­rı eği­tim­le ge­le­ce­ğin bi­rer teb­liğ­ci­si ola­cak­lar­dır. Git­tik­le­ri her yer­de Ku­ran ah­la­kı­nın üs­tün­lü­ğü­nü, Ri­sa­le-i Nur­lar’dan öğ­ren­dik­le­ri ha­ki­kat­le­ri an­la­ta­cak­lar­dır. Be­di­üz­za­man bir ese­rin­de mü­min kar­deş­le­riy­le bir­lik­te ol­ma­nın na­sıl bir ni­met ol­du­ğu­nu şu şe­kil­de an­la­tır:
“Bu iş­siz ve iki kat art­ı­rıl­mış mad­di ve ma­ne­vi kış­ta, Med­re­set-üz Zeh­ra’nın bir ders­ha­ne­si olan bu Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de, öz kar­deş­ten da­ha müş­fik çok ha­ki­ki dost­la­rı­nı ve mür­şid gi­bi uh­re­vi kar­deş­le­ri ga­yet ucuz ve az mas­raf­la gör­mek, zi­ya­ret et­mek ve on­la­rın ki­şi­sel özel­lik­le­rin­den is­ti­fa­de et­mek ve şef­faf şey­ler­de si­ra­yet eden nur ve nu­ra­ni gi­bi iyi­lik­le­rin, ma­ne­vi yar­dım­la­rın­dan, fe­rah­la­rın­dan, te­sel­li­le­rin­den kuv­vet al­mak ci­he­tin­de bu mu­si­bet şek­li­ni de­ğiş­ti­rir, bir ne­vi yar­dım per­de­si hük­mü­ne ge­çer. Evet bu giz­li yar­dı­mın bir la­tif za­ra­fe­ti­dir ki, bü­tün bu­ra­ya ge­len Ri­sa­le-i Nur ta­le­be­le­ri­ne “Ho­ca­lar” na­mı ve­ril­miş. Her­kes li­sa­nın­da “Ho­ca­lar.. Ho­ca­lar” di­ye hür­met­le ya­de­di­yor­lar. Bu za­ra­fet için­de la­tif bir işa­ret var ki; bu ha­pis med­re­se­ye dön­dü­ğü gi­bi, Ri­sa­le-i Nur şa­kird­le­ri da­hi bi­rer pro­fe­sör, öğ­ret­men ve sa­ir ha­pis­ha­ne­ler de bu ho­ca­la­rın sa­ye­sin­de in­şa­Al­lah bi­rer mek­tep hük­mü­ne ge­çe­cek­ler­dir.”10
Be­di­üz­za­man’ın söz­le­rin­den onun en zor­luk ve sı­kın­tı ve­ren olay­lar­da da­hi te­cel­li eden gü­zel­lik­le­ri gö­re­bil­di­ği, her­şe­ye ola­bi­le­cek en olum­lu ve en ha­yır­lı göz­le ba­ka­bil­di­ği, da­ima iyim­ser ol­du­ğu, hiç­bir za­man ka­ram­sar­lı­ğa, umut­suz­lu­ğa ya da üzün­tü­ye ka­pıl­ma­dı­ğı, çok güç­lü ve di­ra­yet­li bir in­san ol­du­ğu açık­ça an­la­şıl­mak­ta­dır. Bun­lar Allah’a gö­nül­den iman et­miş, te­vek­kül­lü, sa­bır­lı ve tak­va sa­hi­bi bir in­sa­nın önem­li özel­lik­le­ri­dir. Allah Be­di­üz­za­man’ın bu gü­zel ba­kı­şı­na kar­şı­lık ola­rak, ger­çek­ten de ha­pis­ha­ne­yi med­re­se­ye çe­vir­miş, ken­di­si ve öğ­ren­ci­le­ri bu med­re­se­den is­ti­fa­de et­tik­le­ri gi­bi, di­ğer mah­kum­la­rı da bi­rer öğ­ren­ci ha­li­ne ge­tir­miş­tir.
Ni­te­kim ara­dan ge­çen on­lar­ca yı­la rağ­men bu­gün de Müs­lü­man­lar Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde eği­tim gö­ren ve çev­re­sin­de­ki­le­ri de eği­ten Be­di­üz­za­man’ı an­mak­ta, onun hik­met­li söz­le­rin­den, te­fek­kür­le­rin­den fay­da­lan­mak­ta­dır­lar.
MÜ­MİN­LE­RİN, HZ. YU­SUF
MED­RE­SE­Sİ’NDE­Kİ EĞİ­Tİ­Mİ


Bir ön­ce­ki bö­lüm­de Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin ina­nan­lar için ne tür ha­yır­la­ra ve­si­le ol­du­ğun­dan söz edil­di. Hiç kuş­ku­suz Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin en önem­li yön­le­rin­den bi­ri, bu­ra­da mü­min­le­rin ka­zan­dık­la­rı ma­ne­vi de­re­ce­ler­dir. Çün­kü baş­tan be­ri üze­rin­de dur­du­ğu­muz gi­bi Hz. Yu­suf Med­re­se­si, mü­mi­nin ma­ne­vi yön­den eği­til­di­ği ve güç­len­di­ği, nef­si­ni ter­bi­ye et­ti­ği, iman­da de­rin­leş­ti­ği, ah­la­kı­nı da­ha da gü­zel­leş­tir­di­ği bir “ter­bi­ye­ha­ne” hük­mün­de­dir. Bu med­re­se­den al­dı­ğı de­re­ce ise ken­di­si­ne son­suz ahi­ret ha­ya­tın­da bir se­vinç kay­na­ğı ola­cak, bu­ra­da bu­lun­du­ğu için Allah’a şük­re­de­cek­tir.

Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde Sa­bır ve Te­vek­kül
Sa­lih bir mü­min da­ima sa­bır­lı ve te­vek­kül­lü­dür. Sab­rı­nın ve te­vek­kü­lü­nün sır­rı ise, “Hiç şüp­he­siz, Biz her­şe­yi ka­der ile ya­rat­tık.” (Ka­mer Su­re­si, 49) aye­tin­de de bil­di­ril­di­ği gi­bi, her ola­yı Allah’ın bir ka­der­le ya­rat­tı­ğı­nı bil­me­sin­de­dir. Bu ne­den­le, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lun­mak sa­lih bir mü­mi­nin sab­rı­nı ve te­vek­kü­lü­nü pe­kiş­ti­rir, bu özel­lik­le­ri­nin de­re­ce de­re­ce art­ma­sı­na ve­si­le olur.
Ger­çek sa­bır ve te­vek­kül iman et­me­yen in­san­la­rın ke­sin­lik­le sa­hip ola­ma­ya­cak­la­rı çok kıy­met­li iki özel­lik­tir. Ör­ne­ğin ha­pis­te bu­lu­nan in­san­lar iş­le­dik­le­ri suç­la­rın kar­şı­lı­ğı ola­rak bu me­kan­lar­da ce­za­lan­dı­rı­lır­lar. Bu sü­re içe­ri­sin­de ha­pis­ha­ne ko­şul­la­rın­dan, baş­la­rı­na bu tür olay­la­rın gel­me­sin­den, ai­le­le­ri­ni gö­re­me­mek­ten, öz­gür ola­ma­mak­tan ve da­ha bir­çok ko­nu­dan do­la­yı sü­rek­li şi­ka­yet eder, ümit­siz­li­ğe ka­pı­lır, is­yan eder, mad­di ve ma­ne­vi bir çö­kün­tü içi­ne gi­rer­ler. Hat­ta ken­di­le­ri­ni ıs­lah edip dü­zel­te­cek­le­ri­ne, bu is­yan­kar tu­tum­la­rın­dan do­la­yı ba­zen da­ha da az­gın­la­şır­lar.
Ha­pis­te bu­lu­nan bir mü­mi­nin ise olay­la­ra ba­kış açı­sı bam­baş­ka­dır. Her­şey­den ön­ce, hiç­bir su­çu ol­ma­dı­ğı hal­de, hak­sız ye­re ha­pis­te bu­lun­muş ol­sa da, di­ğer in­san­lar gi­bi du­ru­mun­dan şi­ka­yet­çi ol­maz, is­yan­kar bir tav­ra bü­rün­mez. “De ki: “Allah’ın bi­zim için yaz­dık­la­rı dı­şın­da, bi­ze ke­sin­lik­le hiç­bir şey isa­bet et­mez. O bi­zim mev­la­mız­dır. Ve mü’min­ler yal­nız­ca Allah’a te­vek­kül et­me­li­dir­ler” (Tev­be Su­re­si, 51) aye­ti ge­re­ği ba­şı­na ge­len her tür­lü zor­lu­ğun Allah’ın tak­di­ri ol­du­ğu­nu bi­lir ve çok bü­yük bir tes­li­mi­yet­le kar­şı­lar.
Ha­pis­ha­ne­de kar­şı­laş­tı­ğı her zor­lu­ğun ahi­ret­te­ki se­va­bı­nın kat­la­na­rak art­ma­sı­na ve­si­le ol­ma­sı­nı um­du­ğun­dan, bun­la­ra da, “Şu hal­de, gü­zel bir sa­bır (gös­te­re­rek) sab­ret.” (Me­aric Su­re­si, 5) aye­tin­de bil­di­ril­di­ği gi­bi sab­re­der. Zor­luk­la­rın ko­lay­laş­ma­sı için dua eder, an­cak zor­luk­lar oluş­tu­ğun­da da ahi­re­ti için se­vi­nir. Ör­ne­ğin bi­le­ğin­de­ki ke­lep­çe­nin bi­le­ği­ni bi­raz da­ha sı­kı­yor ol­ma­sı, ona bu zor­lu­ğun ahi­ret­te­ki kar­şı­lı­ğı­nı dü­şün­dü­rür ve se­vinç ve­rir. Ya da bu­lun­du­ğu ye­rin so­ğuk ol­ma­sı­na gös­ter­di­ği sab­rın ken­di­si için bir ahi­ret ka­zan­cı ola­ca­ğı­nı um­du­ğun­dan bu­nu da ne­şey­le kar­şı­lar. Bu, dün­ya ha­ya­tın­da­ki im­ti­ha­nın bir sır­rı­dır ve bu­nu sa­de­ce iman eden­ler bi­lir­ler.
Mü­mi­nin zor ko­şul­lar­da­ki sab­rı “ta­ham­mül” et­mek­ten çok fark­lı­dır. Çün­kü ta­ham­mül­de iman­sız in­san­la­rın te­vek­kül­süz­lü­ğü, ümit­siz­li­ği ve şi­ka­yet­le­ri var­dır. Sa­bır­da ise ima­nın ge­tir­di­ği ne­şe, şevk ve ma­ne­vi yön­den bü­yük bir ol­gun­luk bu­lu­nur. Ör­ne­ğin par­mak­lık­lar ar­dın­da ol­mak, ha­re­ket öz­gür­lü­ğü­nün kı­sıt­lan­mış ol­ma­sı mü­min için sab­re­dil­me­si ge­re­ken bir du­rum­dur. An­cak mü­min her par­mak­lı­ğa bak­tı­ğın­da, ahi­ret­te bu par­mak­lık­lar­dan do­la­yı al­ma­yı um­du­ğu gü­zel kar­şı­lı­ğı dü­şü­nür ve se­vi­nir. Mü­min kar­deş­le­rin­den gün­ler­ce, ay­lar­ca, hat­ta yıl­lar­ca ay­rı kal­ma­ya da sab­re­der. Kar­deş­le­ri­ni her öz­le­di­ğin­de cen­ne­ti dü­şü­nür, mü­min­ler­le bir­lik­te son­su­za ka­dar be­ra­ber ola­ca­ğı­nı um­du­ğu için, bu öz­lem de ken­di­si­ne zevk ve şevk ve­rir.
Hiç kim­se bir an son­ra­sı­nın da­hi na­sıl ola­ca­ğı­nı bi­le­mez. Bu­nun il­mi sa­de­ce Rab­bi­mi­ze ait­tir. An­cak Allah Ku­ran’da bir­çok aye­ti ile mü­mi­nin so­nu­nun ha­yır ola­ca­ğı­nı bil­dir­mek­te­dir. Ör­ne­ğin, “Şüp­he­siz se­nin için son olan, ilk olan­dan da­ha ha­yır­lı­dır. El­bet­te Rab­bin sa­na ve­re­cek, böy­le­ce sen hoş­nut ka­la­cak­sın.” (Du­ha Su­re­si, 4-5) aye­tle­ri Pey­gam­be­ri­miz (sav)’in şah­sın­da as­lın­da tüm mü­min­le­re ve­ri­len bir müj­de­dir. Allah’ın bu va­di­nin hak ol­du­ğu­nu bi­len mü­min, her ne ko­şul­da olur­sa ol­sun bü­yük bir hu­zur ve te­vek­kül­le Rab­bi­mi­zin ken­di­si­ni ni­met­len­di­re­ce­ği gü­ne ka­dar sab­re­der.
Bu ara­da ha­pis­ha­ne­den çık­ma­sı­nı en­gel­le­yen ve­ya ge­cik­ti­ren olay­lar ger­çek­le­şe­bi­lir. Bun­lar iman­sız bir in­sa­nın ba­kış açı­sıy­la “şan­sız­lık­lar”, “ak­si­lik­ler­dir”. Oy­sa iman eden bi­ri, tüm bu olay­la­rın Allah’ın ya­rat­tı­ğı pla­nın par­ça­la­rı ol­du­ğu­nu ve mut­la­ka Allah’ın bil­di­ği, ken­di­si­nin ise bi­le­me­ye­ce­ği bir hik­met ve amaç­la ya­ra­tıl­dık­la­rı­nı bi­lir. Bu ne­den­le bu tür ge­liş­me­ler­den do­la­yı as­la pa­ni­ğe, te­la­şa ve­ya ümit­siz­li­ğe ka­pıl­maz. Allah’ın ken­di­si için ne­ler ya­rat­tı­ğı­nı mü­te­vek­kil ola­rak gü­zel bir sa­bır­la sey­re­der. Ha­yır­lı ola­nın han­gi­si ola­ca­ğı­na, na­sıl ve ne za­man ola­ca­ğı­na Allah ka­rar ve­rir ve Rab­bi­mi­zin ken­di­si için en ha­yır­lı­sı­nı is­te­di­ği­ni bi­lir. “... Olur ki ho­şu­nu­za git­me­yen bir şey si­zin için ha­yır­lı­dır ve olur ki, sev­di­ği­niz şey de si­zin için bir şer­dir. Allah bi­lir de siz bil­mez­si­niz.” (Ba­ka­ra Su­re­si, 216) aye­ti ge­re­ği mey­da­na ge­le­cek her tür­lü ola­yı te­vek­kül ede­rek iz­ler.
Ör­ne­ğin Hz. Yu­suf, ken­di­sin­den ön­ce ha­pis­ten çı­kan ha­pis ar­ka­da­şı­na ken­di­si­ni efen­di­si­ne ha­tır­lat­ma­sı­nı söy­le­miş­tir. An­cak bu ki­şi efen­di­si­ne Hz. Yu­suf’tan söz et­me­yi unu­tun­ca Hz. Yu­suf da­ha yıl­lar­ca zin­dan­da kal­mış­tır:

İki­sin­den kur­tu­la­ca­ğı­nı san­dı­ğı ki­şi­ye de­di ki: “Efen­di­nin ka­tın­da be­ni ha­tır­la.” Fa­kat şey­tan, efen­di­si­ne ha­tır­lat­ma­yı ona unut­tur­du, böy­le­ce da­ha ni­ce yıl­lar (Yu­suf) zin­dan­da kal­dı. (Yu­suf Su­re­si, 42)

Te­vek­kül et­me­yi ve Allah’ın ya­rat­tı­ğı ka­de­re tes­lim ol­ma­yı bil­me­yen in­san, böy­le bir olay­da ar­ka­da­şı­nın ken­di­si­ni unut­ma­sı­nı bir şans­sız­lık ola­rak gö­re­bi­lir. Bu­na üzü­lüp, kız­gın­lık du­ya­bi­lir. An­cak Hz. Yu­suf gi­bi her­şe­yin bir ka­der üze­re ya­ra­tıl­dı­ğı­nı bi­len, sa­bır eh­li ve te­vek­kül­lü bir in­san, mut­la­ka bun­da bir ha­yır ol­du­ğu­nu bi­le­rek dav­ra­nır. En önem­li­si Allah di­le­me­dik­çe, ken­di­si­ni ha­pis­ten çı­ka­ra­cak hiç­ kim­se ol­ma­dı­ğı­nı, ar­ka­da­şı­nın efen­di­si­nin de bu­na güç ye­ti­re­me­ye­ce­ği­ni bi­lir. Her­şey­de ol­du­ğu gi­bi bu ko­nu­da da Allah’a yö­ne­le­rek, dua eder.
Her Müs­lü­man Allah’a iman et­ti­ği ve ka­der il­mi­ni bil­di­ği için sa­bır­lı ve te­vek­kül­lü­dür. An­cak Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan bir mü­mi­nin vak­ti­nin bü­yük bir bö­lü­mün­de sab­ret­me­si ve te­vek­kül et­me­si ge­re­ken olay­lar ce­re­yan ede­ce­ği için, bu özel­lik­le­ri çok faz­la pe­ki­şir, bu ki­şi­de ka­mil iman her yö­nüy­le ken­di­ni gös­te­rir.
Hak­sız ne­den­ler­le ha­pis­ha­ne­de bu­lu­nan bir mü­min en baş­ta hak­sız­lı­ğa uğ­ra­ma­ya sab­re­dip te­vek­kül eder. An­cak için­de bu­lu­nu­lan şart­lar, im­kan­lar, or­tam, sü­re dü­şü­nül­dük­çe sab­rın ve te­vek­kü­lün mü­mi­ne ka­zan­dır­dı­ğı fay­da­lar da tek tek or­ta­ya çı­kar. Gün­ler, ay­lar hat­ta se­ne­ler bu­ra­da ge­çe­bi­lir. An­cak sab­re­den ve Allah’a gü­ve­nip da­ya­nan bir mü­min için bu­nun öne­mi Allah Ka­tın­da­dır. Ora­da ge­çir­di­ği ve sab­ret­ti­ği her sa­at, her da­ki­ka, hat­ta her sa­ni­ye sa­mi­mi bir mü­mi­nin ahi­ret­te son­suz ni­met­ler­le do­na­tıl­mış cen­net­le kar­şı­lık bul­ma­sı­nı sağ­la­ya­bi­lir. So­ğuk, aç­lık, has­ta­lık, hep­si so­na ere­cek olan, sü­re­si Allah Ka­tın­da be­lir­li, sa­de­ce dün­ya­ya ait zor­luk ve sı­kın­tı­lar­dır. Allah, im­ti­han ola­rak ver­di­ği zor­luk­la­ra sab­ret­me­nin kar­şı­lı­ğın­da ina­nan kul­la­rı­na cen­ne­ti müj­de­ler:

İman eden­ler, hic­ret eden­ler ve Allah yo­lun­da mal­la­rıy­la ve can­la­rıy­la cehd eden­le­rin Allah Ka­tın­da bü­yük de­re­ce­le­ri var­dır. İş­te ‘kur­tu­lu­şa ve mut­lu­lu­ğa’ eren­ler bun­lar­dır. Rab­le­ri on­la­ra Ka­tın­dan bir rah­me­ti, bir hoş­nut­lu­ğu ve on­lar için, ken­di­si­ne sü­rek­li bir ni­met bu­lu­nan cen­net­le­ri müj­de­ler. On­da ebe­di ka­lı­cı­dır­lar. Şüp­he­siz Allah, bü­yük mü­ka­fa­at Ka­tın­da olan­dır. (Tev­be Su­re­si, 20-22)

Sa­id Nur­si ar­ka­daş­la­rı için yaz­dı­ğı not­lar­da cen­ne­te ka­vuş­ma­yı uman bir in­san ola­rak zor ko­şul­la­ra kar­şı na­sıl sa­bır­lı ol­du­ğu­nu, olay­la­rın her za­man gü­zel ve ha­yır­lı yön­le­ri­ni na­sıl gö­re­bil­di­ği­ni şöy­le ifa­de eder:
“Aziz, sıd­dık, se­bat­kar ve ve­fa­dar kar­deş­le­rim!
Si­zi üz­mek ve­ya mad­di bir ted­bir yap­mak için de­ğil, or­tak ma­ne­vi du­anız­dan da­ha zi­ya­de is­ti­fa­dem için ve si­zin de da­ha zi­ya­de so­ğuk­kan­lı­lık ve ted­bir ve sa­bır ve ta­ham­mül ve şid­det­le da­ya­nış­ma­nı­zı mu­ha­fa­za için bir ha­li­mi be­yan edi­yo­rum ki: Bu­ra­da bir gün­de çek­ti­ğim sı­kın­tı ve aza­bı, Es­ki­şe­hir’de bir ay­da çek­mez­dim. Deh­şet­li ma­son­lar, in­saf­sız bir ma­so­nu ba­na mu­sal­lat ey­le­miş­ler, ta hid­de­tim­den ve iş­ken­ce­le­ri­ne kar­şı “Ar­tık ye­ter” de­mem­den bir ba­ha­ne bu­lup, za­li­ma­ne te­ca­vüz­le­ri­ne bir se­bep gös­te­re­rek ya­lan­la­rı­nı giz­le­sin­ler. Ben, ha­ri­ka bir İla­hi lüt­fun bir ese­ri ola­rak şük­re­de­rek sab­re­di­yo­rum ve et­me­ğe de ka­rar ver­dim. Ma­dem biz ka­de­re tes­lim olup, bu sı­kın­tı­la­rı “iş­le­rin en ha­yır­lı­sı zor­lu ola­nı­dır” sır­rıy­la zi­ya­de se­vab ka­zan­mak yö­nüy­le ma­ne­vi bir ni­met bi­li­yo­ruz; ma­dem ge­çi­ci, dün­ye­vi mu­si­bet­le­rin son­la­rı ge­nel­lik­le fe­rah­lı ve ha­yır­lı olu­yor; ve ma­dem hak­kel­ya­kin de­re­ce­sin­de ya­kı­nı bir kat’i ka­na­atı­mız var ki: Biz öy­le bir ha­ki­ka­ta ha­ya­tı­mı­zı vak­fet­mi­şiz ki, gü­neş­ten da­ha par­lak ve Cen­net gi­bi gü­zel ve ebe­di sa­adet gi­bi şi­rin­dir. El­bet­te biz bu sı­kın­tı­lı hal­ler ile övü­ne­rek, şük­re­de­rek bir ma­ne­vi mü­ca­de­le ya­pı­yo­ruz di­ye şi­ka­yet et­me­mek la­zım­dır.”11
Be­di­üz­za­man bu mek­tu­bu yaz­dı­ğın­da, yaş­lı ve has­ta ol­ma­sı­na rağ­men ezi­yet al­tın­da­dır. An­cak sa­lih bir mü­mi­nin ah­la­kı­nı gös­te­re­rek, tüm zor­luk­la­ra şük­re­de­rek sab­ret­ti­ği­ni, her zor­lu­ğun ar­dın­dan bir ko­lay­lık ge­le­ce­ği­ne iman et­ti­ği­ni ve bu zor­luk­la­rın her za­man­kin­den da­ha faz­la ecir ka­zan­ma­sı­na ve­si­le ola­ca­ğı­nı um­du­ğu için bu­nu ma­ne­vi bir ni­met ola­rak gör­dü­ğü­nü yaz­mış­tır.
Bun­lar el­bet­te ki mü­min­le­re if­ti­ra ata­rak hap­se gir­me­le­ri­ne ne­den olan ve böy­le­ce on­la­rı et­ki­siz ha­le ge­tir­dik­le­ri­ni zan­ne­den in­san­la­rın bil­me­dik­le­ri çok önem­li sır­lar­dır. Allah’ın “… On­lar si­ze kö­tü­lük ve za­rar ver­me­ye ça­lı­şı­yor, si­ze zor­lu bir sı­kın­tı ve­re­cek şey­den hoş­la­nır­lar. Buğz (ve düş­man­lık­la­rı) ağız­la­rın­dan dı­şa vur­muş­tur, si­ne­le­ri­nin giz­li tut­tuk­la­rı ise, da­ha bü­yük­tür...” (Al-i İm­ran Su­re­si, 118) aye­tin­de de bil­di­ril­di­ği gi­bi iman et­me­yen­ler mü­min­le­re ezi­yet ver­mek ve on­la­rı zor ko­şul­lar­da gör­mek is­ti­yor ola­bi­lir­ler. An­cak on­la­rın bu ezi­yet­le­ri­nin sa­lih mü­min­le­re ta­rih bo­yun­ca bü­yük bir şevk ve ne­şe kay­na­ğı ol­du­ğu­nu, mü­min­le­rin her­şe­yin ahi­ret­te­ki kar­şı­lık­la­rı­nı dü­şü­ne­rek se­vin­dik­le­ri­ni, sa­bır­la­rı­nın kar­şı­lı­ğın­da Allah’ın ken­di­le­ri­ne rah­met ede­ce­ği­ni um­duk­la­rı­nı bi­le­mez­ler. Bun­lar sa­de­ce iman eden­le­rin va­kıf ol­duk­la­rı sır­lar­dır. Ör­ne­ğin Be­di­üz­za­man’ın yu­ka­rı­da­ki mek­tu­bu­nu, sa­de­ce ger­çek sab­rı bi­len, Allah’ın her ya­rat­tı­ğın­da bir ha­yır ol­du­ğu­na iman eden in­san­lar ge­re­ği gi­bi an­la­yıp, bir so­nuç çı­ka­ra­bi­lir­ler.
Allah Ku­ran’da sab­re­den­ler­le sab­ret­me­yen­le­rin mut­la­ka ayırt edi­le­ce­ği­ni bil­dir­miş­tir. Bu ay­rı­mın ya­pıl­ma­sı için­se Allah böy­le zor­luk gün­le­ri­ni ya­ra­tır. Bu zor­luk gün­le­rin­de sa­bır gös­te­ren­le­rin, Ku­ran ah­la­kı­nı an­lat­ma yo­lun­da da­ha da bü­yük bir şevk ve he­ye­can­la iler­le­yen­le­rin gü­zel ah­lak­la­rı­na tüm in­san­lar da böy­le­ce şa­hit­lik et­miş olur­lar. Allah Ku­ran’da in­san­la­rı bu amaç­la da de­ne­di­ği­ni şöy­le bil­di­rir:

Eğer bir ya­ra al­dıy­sa­nız, o kav­me de ben­ze­ri bir ya­ra değ­miş­tir. İş­te o gün­le­ri Biz on­la­rı in­san­lar ara­sın­da dev­ret­ti­rip du­ru­ruz. Bu, Allah’ın iman eden­le­ri be­lir­tip-ayır­ma­sı ve siz­den şa­hit­ler (ve­ya şe­hit­ler) edin­me­si için­dir. Allah, zul­me­den­le­ri sev­mez; (Yi­ne bu) Allah’ın, iman eden­le­ri arın­dır­ma­sı ve in­kar eden­le­ri yok et­me­si için­dir. Yok­sa siz, Allah, içi­niz­den cehd eden­le­ri be­lir­tip-ayırt et­me­den ve sab­re­den­le­ri de be­lir­tip-ayırt et­me­den cen­ne­te gi­re­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız? (Al-i İm­ran Su­re­si, 140-142)

Allah, Ku­ran’da sab­re­den­le­ri sev­di­ği­ni ve sa­bır­la­rı­nın kar­şı­lı­ğı­nı mut­la­ka en gü­ze­liy­le ve­re­ce­ği­ni bil­dir­mek­te­dir. Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan mü­min için de Rab­bi­mi­zin ken­di­si­ni sev­me­sin­den ve onu ahi­ret­te gü­zel bir ha­yat­la müj­de­le­me­sin­den da­ha kıy­met­li hiç­bir şey yok­tur:

Si­zin ya­nı­nız­da olan tü­ke­nir, Allah’ın Ka­tın­da olan ise ka­lı­cı­dır. Sab­re­den­le­rin kar­şı­lı­ğı­nı yap­tık­la­rı­nın en gü­ze­liy­le Biz mu­hak­kak ve­re­ce­ğiz. (Nahl Su­re­si, 96)

Zor­luk­la­rın Ka­zan­dır­dı­ğı Ma­ne­vi Gü­zel­lik­ler
Bir mü­mi­nin dün­ya ha­ya­tın­da kar­şı­laş­tı­ğı sı­kın­tı ve zor­luk­lar onun için çok kıy­met­li va­kit­ler­dir. Çün­kü bu an­lar­da gös­ter­di­ği ah­la­ka gö­re ahi­ret­te bir kar­şı­lık ala­cak­tır. Ay­rı­ca zor­luk­lar Allah’ın iman eden­ler­le et­me­yen­le­ri bir­bi­rin­den ayır­dı­ğı de­ne­me za­man­la­rı­dır. Bir­çok in­san ken­di­si­nin Müs­lü­man ol­du­ğu­nu, Allah’a ve ahi­ret gü­nü­ne iman et­ti­ği­ni, Ku­ran’a uy­du­ğu­nu söy­ler. An­cak bu in­san­la­rın bü­yük bir bö­lü­mü Allah yo­lun­da her­han­gi bir zor­luk­la kar­şı­laş­tık­la­rın­da he­men ca­yar­lar. Ör­ne­ğin ti­ca­re­ti­nin kö­tü­ye git­me­sin­den kor­kan bi­ri, in­san­la­ra Ku­ran ah­la­kı­nı an­lat­mak için da­ha çok va­kit har­ca­ma­sı ge­re­kir­ken, bir an­da sa­de­ce ti­ca­re­ti ile il­gi­len­me­ye baş­lar. Ya da mü­min­le­rin re­fah için­de ol­duk­la­rı dö­nem­ler­de mü­min­ler­le bir­lik­te­ler­ken, kü­çük bir zor­luk çık­tı­ğın­da he­men ge­ri dö­ner­ler. Ör­ne­ğin ba­zı iman et­me­yen çev­re­ler mü­min­le­re if­ti­ra ile ve­ya fi­ili ola­rak sal­dır­dık­la­rın­da, bu ve­fa­sız in­san­lar bir an­da ce­mi­yet için­de­ki iti­bar­la­rı­nı, ge­le­cek­le­ri­ni dü­şün­me­ye baş­lar­lar. Ve böy­le­ce iman­la­rın­da sa­mi­mi ol­ma­dık­la­rı­nı gös­ter­miş olur­lar. Eğer zor­luk an­la­rı ol­ma­sa bu in­san­lar bel­ki de öle­ne ka­dar mü­min­le­rin ara­sın­da ya­şa­ya­cak­lar ve mü­min ola­rak ta­nı­na­cak­lar­dır. Ger­çek yüz­le­ri ise an­cak ahi­ret­te or­ta­ya çı­ka­cak­tır. An­cak zor­luk an­la­rı, Allah’ın bir rah­me­ti ola­rak, te­miz ile pi­si bir­bi­rin­den ayı­rır. Allah ayet­le­rin­de şöy­le bil­di­rir:

İki top­lu­lu­ğun kar­şı kar­şı­ya gel­di­ği gün, si­ze isa­bet eden an­cak Allah’ın iz­niy­le idi. (Bu, Allah’ın) mü’min­le­ri ayır­det­me­si; Mü­na­fık­lık ya­pan­la­rı da be­lirt­me­si için­di… (Al-i İm­ran Su­re­si, 166-167)

Zor­luk an­la­rın­da kö­tü­ler ay­rı­lıp gi­der­ler­ken, bu zor­luk­la­ra bü­yük bir ka­rar­lı­lık­la sab­re­den­le­rin üze­ri­ne Allah rah­me­ti­ni ya­yar. Mü­mi­nin üze­rin­de, sa­bır gös­ter­di­ği her zor­lu­ğun bü­yük bir hay­rı ve gü­zel­li­ği olu­şur. Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lun­mak da be­ra­be­rin­de bir­çok zor­lu­ğu ge­ti­rir. Her­şey­den ön­ce ma­ruz ka­lı­nan mu­ame­le, ya­şa­nı­lan me­kan, mü­mi­nin sev­dik­le­rin­den, di­ğer mü­min­ler­den ay­rı kal­ma­sı gi­bi bir­çok ko­nu Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin zor­luk­la­rın­dan­dır. An­cak ya­şa­nan her zor­luk mü­mi­nin ah­la­kı­nın da­ha da gü­zel­leş­me­si­ne ve­si­le olur­ken, bir yan­dan da cen­ne­tin müj­de­si gi­bi­dir. Çün­kü zor­luk­lar kar­şı­sın­da gös­te­ri­len gü­zel ta­vır Allah’ın rı­za­sı­na, rah­me­ti­ne ve cen­ne­ti­ne ve­si­le ola­cak­tır. Allah’ın Ku­ran’da cen­ne­tiy­le müj­de­le­di­ği mü­min­le­rin ha­yat­la­rın­da, zor­luk­lar ve sa­bır gös­te­ril­me­si ge­re­ken olay­lar ol­muş­tur. Allah zor­luk­la­rın ve­si­le ola­ca­ğı gü­zel­li­ği bir aye­tin­de şöy­le bil­di­rir:

Yok­sa siz­den ön­ce ge­lip-ge­çen­le­rin ha­li ba­şı­nı­za gel­me­den cen­ne­te gi­re­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız? On­la­ra öy­le bir yok­sul­luk, öy­le da­ya­nıl­maz bir zor­luk çat­tı ve öy­le­si­ne sar­sıl­dı­lar ki, so­nun­da el­çi, be­ra­be­rin­de­ki mü’min­ler­le; “Allah’ın yar­dı­mı ne za­man?” di­yor­du. Dik­kat edin. Şüp­he­siz Allah’ın yar­dı­mı pek ya­kın­dır. (Ba­ka­ra Su­re­si, 214)

Sı­kın­tı ve zor­luk­lar gü­zel ah­lak ge­ti­rir
Ha­ya­tı bo­yun­ca zor­luk gör­müş, mad­di ve ma­ne­vi sı­kın­tı­lar ya­şa­mış olan in­san­lar ço­ğun­luk­la di­ğer­le­ri­ne gö­re da­ha in­ce dü­şün­ce­li, da­ha hal­den an­la­yan kim­se­ler olur­lar. Ör­ne­ğin mad­di zor­luk­lar için­de ye­tiş­miş bir in­san, son­ra­dan sa­hip ol­du­ğu ni­met­le­rin kıy­me­ti­ni da­ha iyi bi­lir, bu ni­met­le­ri ver­di­ği için Rab­bi­mi­ze sü­rek­li şük­re­der. Ya­şa­dı­ğı zor­luk­lar ne­de­niy­le da­ha te­va­zu­lu, mü­la­yim ve yu­mu­şak baş­lı­dır. İn­san­la­ra zor kul­la­nıp, sı­kın­tı ver­mez, ak­si­ne ra­hat­la­rı­nı dü­şü­nür, her za­man gü­zel özel­lik­le­ri­ni ön pla­na çı­ka­rır. Say­gı ve hür­met ko­nu­sun­da ku­sur et­mez, ka­dir­şi­nas­tır. İs­raf­tan şid­det­le ka­çı­nır, baş­ka­sı­nın ma­lı da­hi ol­sa sa­çıp sa­vur­maz, sa­vur­gan­lık yap­maz. Zor­luk­lar­la ya­şa­ma­ya alış­tı­ğı için, ni­me­te ka­vuş­tu­ğu za­man­lar­da şı­mar­maz, da­ima ça­lış­kan ve di­sip­lin­li olur. Az ile ye­tin­me­si­ni bi­lir, ka­na­at­kar­dır.
Yu­ka­rı­da say­dı­ğı­mız özel­lik­ler bu ki­şi­ler­de, tak­dir ede­bi­len tüm in­san­la­rın sev­gi ve say­gı duy­du­ğu bir ah­lak gü­zel­li­ği oluş­tu­rur. Özel­lik­le hal­den an­la­ma­la­rı tüm in­san­la­rın kalp­le­ri­nin on­la­ra ısın­ma­sı­na ve­si­le olur. Ör­ne­ğin fa­kir bir kim­se ile kar­şı­laş­tık­la­rın­da tav­rın­dan ve üs­lu­bun­dan he­men an­lar­lar. O ki­şi fa­kir­li­ği­ni his­set­tir­mek is­te­me­se bi­le bu­nu an­lar ve ona sez­dir­me­den, her­han­gi bir sı­kın­tı ver­me­yip, kal­bi­ni kır­ma­dan ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­lar­lar.
Kı­sa­ca­sı zor­luk ve sı­kın­tı­la­rın ge­tir­di­ği en önem­li ka­zanç­lar­dan bi­ri ah­la­ki ol­gun­luk­tur. Ra­hat için­de ya­şa­ya­rak tüm bu özel­lik­ler­den yok­sun ka­lan in­san­la­rın bir­ço­ğu ge­nel­lik­le sa­mi­mi ola­rak inan­dık­la­rı bir fik­ri sa­vun­mak için zor­luk­la­rı gö­ze ala­maz­lar. On­la­rın tek amaç­la­rı ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­mak, re­fah için­de­ki ya­şam­la­rı­nı sür­dü­re­bil­mek­tir. Doğ­ru bil­dik­le­ri­ni sa­vun­ma ko­nu­sun­da ka­rar­lı ve sa­bır­lı bir tu­tum ta­kın­maz­lar. İlk zor­luk­la kar­şı­laş­tık­la­rın­da ve­ya ra­hat­la­rı­nın bir par­ça ka­ça­bi­le­ce­ği­ne ih­ti­mal ver­dik­le­rin­de he­men ca­yar­lar. Bu ne­den­le zor­luk­lar­dan kaç­ma­ya­rak on­la­ra gö­ğüs ger­mek üs­tün bir ah­lak özel­li­ği­dir ve bu in­san­lar di­ğer­le­ri­ne gö­re kat kat da­ha üs­tün­dür­ler. An­cak şu­nu da be­lirt­mek ge­re­kir ki, ra­hat için­de ye­tiş­me­si­ne rağ­men bir in­san vic­da­nı­nı ve ak­lı­nı kul­la­na­rak yi­ne bu ah­la­ki ol­gun­lu­ğa ula­şa­bi­lir. Bu­ra­da ve­ri­len ör­nek­ler zor­luk­lar için­de ye­ti­şen kim­se­ler­le di­ğer­le­ri ara­sın­da ge­nel ola­rak olu­şan fark­lı­lı­ğı vur­gu­la­mak için­dir.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde olu­şan güç­lük­ler ise mü­min­le­rin gü­zel ah­lak­la­rı­nın da­ha da per­çin­leş­me­si­ne, ima­ni ve ah­la­ki ol­gun­luk­la­rı­nın mis­liy­le art­ma­sı­na ve­si­le olur ve böy­le­ce mü­min­ler için bi­rer ni­me­te dö­nü­şür­ler.

Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki zor­luk­lar, ni­met­le­rin
kıy­me­ti­nin da­ha iyi an­la­şıl­ma­sı­na ve­si­le olur
Hz. Yu­suf Med­re­se­si bir­çok zor­lu­ğun bi­ra­ra­da ya­şan­dı­ğı bir eği­tim or­ta­mı­dır. Ay­lar­ca, bel­ki de yıl­lar­ca bir in­sa­nın dört du­var ara­sın­da ya­tıp kalk­ma­sı, sa­de­ce be­lir­li ki­şi­ler­le gö­rü­şe­bil­me­si, ha­pis­ha­ne­de­ki zor ko­şul­lar, te­miz­lik şart­la­rı, nem ve ru­tu­bet­li or­tam­lar, yi­ye­cek­ler, ha­pis­ha­ne­de bu­lu­nan in­san­la­rın suç­lu­lar­dan, ka­til­ler­den, ca­ni­ler­den, hır­sız­lar­dan ve kö­tü ah­lak­lı kim­se­ler­den oluş­ma­sı, hu­zur­suz­luk ve gü­ven­siz­lik or­ta­mı, ka­ran­lık ve loş bir ha­va­nın ha­kim ol­ma­sı ve da­ha bir­çok ay­rın­tı ak­la ilk an­da ge­len zor­luk­lar­dır. İş­te ha­pis­ha­ne or­ta­mın­da tüm bu zor­luk­lar ve da­ha bin­ler­ce­si ay­nı an­da in­sa­na isa­bet eder. Bun­la­rın ya­nın­da dün­ya ha­ya­tın­da­ki im­ti­ha­nın bir de­va­mı ola­rak has­ta­lık, mad­di sı­kın­tı­lar gi­bi zor­luk­lar da üst üs­te ge­le­bi­lir.
Yıl­lar­ca böy­le bir or­tam­da ka­lan bir in­san için bu ko­şul­lar­da­ki çok az bir iyi­leş­me da­hi, bü­yük bir ni­met ve se­vinç kay­na­ğı ola­cak­tır. Söz­ge­li­mi ka­ran­lık, ışık­sız bir oda­da yıl­la­rı­nı ge­çir­di­ği için, ay­dın­lık ve te­miz bir ev bü­yük bir ni­me­te dö­nü­şür. Te­miz­lik, sağ­lık­lı bes­len­me, gü­zel ah­lak­lı in­san­lar­la bir­lik­te ol­ma, ge­niş bir alan­da ha­re­ket ede­bil­me hat­ta bir pen­ce­re da­hi çok bü­yük bir şü­kür ve­si­le­si ha­li­ne ge­lir. Bu im­ti­ha­nı ya­şa­mış bir ki­şi bel­ki de di­ğer ki­şi­ler­den çok da­ha güç­lü ve sa­mi­mi ola­rak Allah’a ver­di­ği ni­met­ler için şük­re­di­ci olur.
Bir mü­mi­nin Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde kar­şı­laş­tı­ğı en önem­li zor­luk­lar­dan bi­ri ise da­ha ön­ce de be­lirt­ti­ği­miz gi­bi di­ğer mü­min­ler­le gö­rü­şe­me­me­si­dir. Bir mü­min için di­ğer mü­min­ler en iyi ve en ya­kın dost, bi­ra­ra­da ol­mak­tan, soh­bet et­mek­ten, bir­lik­te Allah’ı an­mak­tan, it­ti­fak için­de Allah’ın di­ni­ne hiz­met et­mek­ten çok zevk al­dı­ğı ki­şi­ler­dir. An­cak Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lun­mak mü­min­le­ri bir­bir­le­rin­den ayı­rır. Bu, el­bet­te ­ki hem med­re­se­de­ki, hem de dı­şa­rı­da­ki mü­min­ler için sab­re­dil­me­si ge­re­ken bir du­rum­dur. An­cak bu du­rum her iki ta­raf için de bir kez da­ha bir­bir­le­ri için ne ka­dar önem­li ol­duk­la­rı­nı, Allah’ın tüm mü­min­le­ri bir­bir­le­ri için bi­rer ni­met ola­rak ya­rat­tı­ğı­nı an­la­ma­la­rı­na yar­dım­cı olur. Mü­min­ler el­bet­te ­ki Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nden ön­ce de bir­bir­le­ri­ne kar­şı bü­yük bir sev­gi ve say­gı ile bağ­lı­dır­lar. An­cak zor­luk an­la­rı, gö­rüş­me­le­ri­nin en­gel­len­di­ği an­lar, on­la­rın bu sev­gi ve bağ­lı­lık­la­rı­nın da­ha da can­la­na­rak güç­len­me­si­ne ve­si­le olur. Böy­le bir du­rum­day­ken tek bir mü­mi­nin yü­zü­nü bi­le gö­re­bil­mek bü­yük bir se­vinç kay­na­ğı­dır.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde mü­min­le­rin kar­şı­la­şa­bi­le­cek­le­ri zor­luk­lar­dan bi­ri de te­miz­lik­tir. Ni­te­kim Be­di­üz­za­man da med­re­se­de­ki zor­luk­lar­dan söz eder­ken, has­ta­lı­ğı­nı, ih­ti­yar­lı­ğı­nı ve ti­tiz­li­ği­ni say­mış­tır. Çün­kü mü­min­ler ma­ne­vi yön­den ol­duk­la­rı ka­dar fi­zik­sel yön­den de ter­te­miz in­san­lar­dır. Ya­şa­dık­la­rı ev­ler­den, ye­dik­le­ri yi­ye­cek­le­re, be­den­le­rin­den giy­si­le­ri­ne ka­dar hiç kim­se­de gö­rül­me­yen bir te­miz­li­ğe sa­hip­tir­ler. En zor ko­şul­lar­da da­hi te­miz­li­ği bir iba­det ola­rak ka­bul et­tik­le­ri için te­miz­lik­le­ri­ne ti­tiz­lik gös­te­rir­ler. Ör­ne­ğin Ku­ran’da Kehf Kıs­sa­sı’nda an­la­tı­lan Kehf Eh­li yıl­lar yı­lı bir ma­ğa­ra­da uyu­duk­tan son­ra uyan­dı­rıl­dık­la­rın­da, iç­le­rin­den bir ki­şi­yi yi­ye­cek al­ma­ya gön­de­rir­ler. An­cak ona tem­bih­le­dik­le­ri şey­ler­den bi­ri yi­ye­cek­le­rin te­miz ola­nın­dan al­ma­sı­dır. (Kehf Su­re­si, 19) Allah bir baş­ka aye­tin­de de Hz. İb­ra­him’e şöy­le bu­yur­muş­tur:

Ha­ni Biz İb­ra­him’e Evin (Ka­be’nin) ye­ri­ni be­lir­tip ha­zır­la­dı­ğı­mız za­man (şöy­le em­ret­miş­tik:) “Ba­na hiç­bir şe­yi or­tak koş­ma, ta­vaf eden­ler, kı­yam eden­ler, rü­kua ve sü­cu­da va­ran­lar için Evi­mi ter­te­miz tut.” (Hac Su­re­si, 26)

Bir mü­min için bu­lun­du­ğu yer ha­pis­ha­ne da­hi ol­sa, bir mes­cit gi­bi­dir. Çün­kü mü­min ne­re­de bu­lu­nur­sa bu­lun­sun da­ima Allah’a yö­ne­lir, 5 vakit na­ma­zı­nı kı­lar ve tüm iba­det­le­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­rir. Bu­nun için de bu­lun­du­ğu yer Allah’ın em­ret­ti­ği gi­bi “ter­te­miz”dir.
El­bet­te­ ki Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu te­miz­li­ği sağ­la­mak her za­man­kin­den da­ha zor ola­cak­tır. Bel­ki bir mus­luk­tan akan bol ve sı­cak su ye­ri­ne, bir bo­ru­dan sı­zan taz­yik­siz su kul­la­nı­la­cak­tır. Kı­ya­fet bel­ki bir iki adet ola­cak­tır ama ter­te­miz ola­cak­tır. An­cak mü­min hiç­bir za­man bu­lun­du­ğu du­rum­dan şi­ka­yet­çi ol­maz. Hiç­bir za­man bir bo­ru­dan akan su ile te­miz­li­ği­ni sağ­lı­yor ol­ma­sı­nı zor­luk ola­rak gör­mez ve bun­dan do­la­yı ya­kın­maz. Hat­ta bu bo­ru­da­ki sı­zın­tı­yı Allah’ın ken­di­si­ne bir yar­dı­mı ve ni­me­ti ola­rak gö­rür ve se­vi­nir. Allah, en zor ko­şul­lar­da da­hi sev­di­ği kul­la­rı­nı se­zil­mez yol­lar­la, kim­se­nin fark ede­me­ye­ce­ği in­ce­lik­ler­le des­tek­le­yen, on­la­ra zor­luk­la­rı ko­lay­laş­tı­ran, Rah­man ve Ra­him olan­dır. Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki bir mü­min da­ima Allah’ın ken­di­si için ya­rat­tı­ğı ko­lay­lık­la­rı ve gü­zel­lik­le­ri gö­re­cek ve bu onun coş­ku­lu bir se­vinç duy­ma­sı­na ve­si­le ola­cak­tır.
Bol­luk ve re­fah için­dey­ken ba­zı ni­met­ler fark edil­me­ye­bi­lir, hat­ta pek çok gü­zel­lik gün­lük ha­ya­tın ola­ğan bir par­ça­sı ola­rak gö­rü­le­bi­lir. An­cak Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan bir in­san için mus­luk­tan akan bol ve sı­cak su, te­miz ve ha­va­dar bir oda, te­miz yi­ye­cek­ler, mü­min­le­ri her an gö­re­bil­mek dün­ya ha­ya­tın­da da­ima şük­re­dil­me­si ge­re­ken gü­zel­lik­ler­den­dir. Be­di­üz­za­man bu­nun sır­rı­nı bil­di­ği için sık sık öğ­ren­ci­le­ri­ne bu zor­luk­la­rın ge­ti­re­ce­ği gü­zel­lik­ler ile se­vin­me­le­ri ve bun­la­ra şük­ret­me­le­ri ge­rek­ti­ği­ni, as­la şi­ka­yet­çi bir ta­vır gös­ter­me­me­yi ha­tır­lat­mış­tır.
“Lez­ze­tin yok­lu­ğu elem ol­du­ğu gi­bi, ele­min yok­lu­ğu da­hi lez­zet­tir. Evet her­kes geç­miş lez­zet­li, sa­fa­lı gün­le­ri­ni dü­şün­se; üzün­tü ve öz­le­min ma­ne­vi ele­mi­ni his­se­dip “Ey­vah” der ve geç­miş mu­si­bet­li, elem­li gün­le­ri­ni ha­tır­la­sa; yok­lu­ğun­dan bir ma­ne­vi lez­zet his­se­der ki: “El­ham­dü­lil­lah şü­kür, o be­la se­va­bı­nı bı­rak­tı git­ti” der. Fe­rah ile te­nef­füs eder. De­mek bir sa­at ge­çi­ci elem, ruh­ta bir ma­ne­vi lez­zet bı­ra­kır ve lez­zet­li sa­at, bi­la­kis elem bı­ra­kır. Ma­dem ha­ki­kat bu­dur ve ma­dem geç­miş mu­si­bet sa­at­le­ri, elem­le­ri ile be­ra­ber yok ol­muş ve ge­le­cek be­la gün­le­ri, şim­di yok­tur ve yok­tan elem gel­mez. Me­se­la, bir­kaç gün son­ra aç ve su­suz ol­mak ih­ti­ma­lin­den, bu­gün o ni­yet­le mü­te­ma­di­yen ek­mek ye­se ve su iç­se, ne de­re­ce di­va­ne­lik­tir. Ay­nen öy­le de, geç­miş ve ge­le­cek elem­li sa­at­le­ri -ki hiç ve yok ol­muş­lar- şim­di dü­şü­nüp sa­bır­sız­lık gös­ter­mek ve ku­sur­lu nef­si­ni bı­ra­kıp, Allah’a şi­ka­yet et­mek gi­bi “Of, of” et­mek di­va­ne­lik­tir. Eğer sa­ğa-so­la ya­ni geç­miş ve ge­le­cek­le­re sa­bır kuv­ve­ti­ni da­ğıt­maz­sa ve ha­zır sa­ate ve gü­ne kar­şı tut­sa, tam ka­fi ge­lir. Sı­kın­tı on­dan bi­re iner. Hat­ta şi­ka­yet ol­ma­sın, ben bu üçün­cü Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de, bir­kaç gün zar­fın­da, hiç öm­rüm­de gör­me­di­ğim mad­di ve ma­ne­vi sı­kın­tı­lı, has­ta­lık­lı mu­si­be­tim­de, özel­lik­le Nur’un hiz­me­tin­den mah­ru­mi­ye­tim­den ge­len üzün­tü ve kal­bi ve ru­hi sı­kın­tı­lar be­ni ez­di­ği sı­ra­da İla­hi yar­dım bu an­la­tı­lan ha­ki­ka­tı gös­ter­di. Ben de sı­kın­tı­lı has­ta­lı­ğım­dan ve hap­sim­den ra­zı ol­dum. Çün­kü be­nim gi­bi ka­bir ka­pı­sın­da bir bi­ça­re­ye, gaf­let­le ge­çe­bi­lir bir sa­ati­ni, on aded iba­det sa­at­le­ri yap­mak bü­yük kar­dır di­ye şük­rey­le­dim.”12

Zor­luk için­de iken ya­pı­lan iba­det­le­rin kıy­me­ti
Be­di­üz­za­man bir­çok ke­re­ler, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki iba­det­le­rin ve med­re­se­de ge­çi­ri­len vak­tin ahi­ret ha­ya­tı için çok kıy­met­li ve ka­zanç­lı ol­du­ğu­nu be­lirt­miş­tir. Bu el­bet­te­ ki Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan mü­min­le­re gü­zel bir müj­de­dir. Bu ko­nuy­la il­gi­li söz­le­rin­den ba­zı­la­rı şöy­le­dir:
“Ey ha­pis mu­si­be­ti­ne dü­şen bi­ça­re­ler! Ma­dem dün­ya­nız ağ­lı­yor ve tat­lı ha­ya­tı­nız acı­laş­tı; ça­lı­şı­nız, ahi­re­ti­niz da­hi ağ­la­ma­sın ve ka­lan ha­ya­tı­nız gül­sün, tat­lı­laş­sın, ha­pis­ten is­ti­fa­de edi­niz. Na­sıl ba­zen ağır şart­lar al­tın­da düş­man kar­şı­sın­da bir sa­at nö­bet, bir se­ne iba­det hük­mü­ne ge­çe­bi­lir. Öy­le de, si­zin ağır şart­lar al­tın­da her ­bir sa­at iba­det zah­me­ti; çok sa­at­ler olup, o zah­met­le­ri rah­met­le­re çe­vi­rir.”13
“Ha­pis­te ge­çen ömür gün­le­ri, her ­bir gün on gün ka­dar bir iba­det ka­zan­dı­ra­bi­lir ve ge­çi­ci sa­at­le­ri, mey­ve­le­ri ci­he­tiy­le ma­nen son­suz sa­at­le­re çe­vi­re­bi­lir ve beş-on se­ne ce­za ile, mil­yon­lar se­ne ebe­di ha­pis­ten kur­tul­ma­ya ve­si­le ola­bi­lir. İş­te ehl-i iman için bu pek bü­yük ve çok kıy­met­dar ka­zanç şar­tı, farz na­ma­zı­nı kıl­mak ve hap­se se­be­bi­yet ve­ren gü­nah­lar­dan tev­be et­mek ve sa­bır için­de şük­ret­mek­tir. Zâ­ten ha­pis çok gü­nah­la­ra ma­ni­dir, mey­dan ver­mi­yor.”14
Be­di­üz­za­man’ın söz­le­rin­de de gö­rül­dü­ğü gi­bi, Hz. Yu­suf Med­re­se­si mü­min için se­vinç ve şevk­le kar­şı­la­nır. “Az bir zah­met­le, ebe­di ha­pis­ten kur­tu­la­bil­mek için” Allah’ın mü­mi­ne ver­di­ği bir rah­met­tir as­lın­da. Bir ön­ce­ki ko­nu­da da söz edil­di­ği gi­bi her iba­det da­ha zor ko­şul­lar­da ye­ri­ne ge­ti­ri­le­cek­tir. Ör­ne­ğin Sa­id Nur­si Ri­sa­le-i Nur­lar’ı ha­pis­tey­ken içe­ri­ye ka­ğıt alın­ma­dı­ğı için kib­rit ku­tu­la­rı­nın üze­ri­ne yaz­dır­mış­tır. Bu, el­bet­te ki son de­re­ce me­şak­kat­li bir iş­tir. Bun­la­rın dı­şa­rı­da­ki ar­ka­daş­la­rı­na ile­til­me­si ve yi­ne on­lar ta­ra­fın­dan ya­zıl­ma aşa­ma­la­rı hep güç­lük­ler için­de ol­muş­tur. An­cak bu amel­le­rin kar­şı­lı­ğı dü­şü­nül­dü­ğün­de, her güç­lü­ğün son­su­za uza­nan gü­zel­lik­le­re ve­si­le ol­du­ğu gö­rü­le­cek­tir. Allah aye­tle­rin­de “De­mek ki, ger­çek­ten zor­luk­la be­ra­ber ko­lay­lık var­dır. Ger­çek­ten güç­lük­le be­ra­ber ko­lay­lık var­dır.” (İn­şi­rah Su­re­si, 5-6) di­ye bil­dir­miş ve mü­min­le­ri zor­luk­la­rın ar­dın­dan ge­le­cek olan ko­lay­lık­lar­la müj­de­le­miş­tir.

Hz. Yu­suf Med­re­se­si ih­la­sın da­ha
da güç­len­me­si­ne ve­si­le olur
Bir mü­mi­nin en önem­li özel­lik­le­rin­den bi­ri ih­la­sı, ya­ni her işi­ni Allah’ın rı­za­sı­nı ka­zan­mak için yap­ma­sı­dır. İh­las sa­hi­bi bir mü­min yap­tı­ğı her ha­re­ke­tin he­sa­bı­nı ahi­ret­te ve­re­ce­ği­ni bi­le­rek, Allah’ı en faz­la hoş­nut ede­cek tav­rı gös­te­rir. Allah bir aye­tin­de mü­min­le­rin bu özel­li­ği için şöy­le bil­dir­miş­tir:

Ger­çek­ten Biz on­la­rı, ka­tık­sız­ca (ahi­ret­te­ki asıl) yur­du dü­şü­nüp-anan ih­las sa­hip­le­ri kıl­dık. (Sad Su­re­si, 46)

Allah’ın bil­dir­di­ği ayet­te “ka­tık­sız­ca” ifa­de­si kul­la­nıl­mış­tır. İna­nan bir ki­şi her yap­tı­ğın­da sa­de­ce ve sa­de­ce Allah’ın rı­za­sı­nı ka­zan­ma­yı he­def­ler, bu­nun dı­şın­da hiç­bir ama­cı, he­de­fi, mem­nun et­mek is­te­di­ği bi­ri yok­tur. Ör­ne­ğin bir yok­su­la yar­dım eden bir mü­mi­nin tek ama­cı Allah’ın hoş­nut­lu­ğu­nu ka­zan­mak­tır. Bu­nun dı­şın­da, top­lum­da iti­bar sa­hi­bi ol­mak, çev­re­sin­de­ki in­san­lar­dan tak­dir top­la­mak, iş çev­re­sin­de iti­ba­rı­nı ar­tı­ra­rak böy­le­ce ti­ca­re­ti­nin ge­niş­le­me­si­ni sağ­la­mak gi­bi he­def­le­ri yok­tur. Oy­sa iman et­me­yen bir in­sa­nın yar­dım­la­rın­da ge­nel­lik­le iti­bar ve tak­dir ka­zan­mak ya da yap­tı­ğı yar­dı­mın ver­gi­den dü­şül­me­si­ni sağ­la­mak gi­bi amaç­lar ya­tar. Mü­min­ler ise ha­yır iş­ler­ler­ken bu­nu yal­nız­ca Allah’ın hoş­nut­lu­ğu­nu ka­zan­mak için ya­par­lar, çün­kü sa­de­ce ih­las­la ya­pı­lan amel­ler Allah ka­tın­da ge­çer­li­dir.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si mü­min­le­rin tüm amel­le­rin­de ha­lis ol­ma­la­rı­na ve­si­le olan bir yer­dir. Bu­ra­da­ki ter­bi­ye­nin en önem­li et­ki­le­rin­den bi­ri in­sa­nın nef­si üze­rin­de olur, çün­kü ha­pis­te ya­şa­yan bir ki­şi­nin her­han­gi bir dün­ye­vi çı­ka­rı ola­maz. Her yap­tı­ğı dört du­var ara­sın­da ka­lır. Kim­se­ye gös­te­riş yap­ma im­ka­nı da yok­tur. Ne yap­tı­ğı hiz­met, ne söy­le­di­ği bir söz, ne de iba­det­le­ri ile di­ğer in­san­lar­dan il­gi, tak­dir, teş­vik, öv­gü bek­le­me gi­bi bir du­rum söz ko­nu­su de­ğil­dir. Her yap­tı­ğı­nı sa­de­ce Allah bi­lir ve Allah gö­rür. O da bu­nu bil­di­ği için ka­tık­sız­ca ve gö­nül­den Allah’a yö­ne­lir. Allah Ku­ran’da bu in­san­lar­dan şöy­le söz et­mek­te­dir:

An­cak tev­be eden­ler, ıs­lah eden­ler, Allah’a sım­sı­kı sa­rı­lan­lar ve din­le­ri­ni ka­tık­sız ola­rak Allah için (ha­lis) kı­lan­lar baş­ka; iş­te on­lar mü’min­ler­le be­ra­ber­dir­ler. Allah mü’min­le­re bü­yük bir ecir ve­re­cek­tir. (Ni­sa Su­re­si, 146)

İn­kar eden­ler: “Ona Rab­bin­den bir ayet (mu­ci­ze) in­di­ril­sey­di ya!” der­ler. De ki: “Şüp­he­siz Allah, di­le­di­ği­ni şa­şır­tıp-sap­tı­rır, Ken­di­si’ne ka­tık­sız­ca yö­ne­le­ni de dos­doğ­ru yo­la yö­nel­tip-ile­tir.” Bun­lar, iman eden­ler ve kalp­le­ri Allah’ın zik­riy­le mut­ma­in olan­lar­dır. Ha­be­ri­niz ol­sun; kalp­ler yal­nız­ca Allah’ın zik­riy­le mut­ma­in olur. (Rad Su­re­si, 27-28)
Ayet­ler­de de bil­di­ril­di­ği gi­bi sa­de­ce Allah’a yö­ne­lip dö­nen, her­şe­yi Allah rı­za­sı için ya­pan bir in­san tek dos­tu ve ve­li­si olan Allah’a sı­ğı­nır ve sa­de­ce Allah’ın rı­za­sı­nı is­ter. Be­di­üz­za­man, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin bir hik­me­ti­nin de, dün­ya ile olan tüm ala­ka­la­rın ke­sil­me­si­ne ve­si­le ol­ma­sı ve ih­las der­si­nin tam ola­rak alın­ma­sı ol­du­ğu­nu bil­dir­mek­te­dir:
“Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim!
… Fa­kat İla­hi ka­der ise, men­fa­ati­miz için bu­ra­ya sev­k et­ti ve es­ki za­man­lar­da ih­ti­ya­ri çi­le­ha­ne­le­rin se­vap nok­ta­sın­da çok fev­kin­de se­vab­dar et­mek sır­rıy­la, bi­zi ih­las der­si­ni tam al­mak ve ha­ki­ka­ten kıy­met­siz olan dün­ya iş­le­ri­ne kar­şı ala­ka­la­rı­mı­zı dü­zelt­mek için yi­ne Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’ye ça­ğır­dı.”15
Sa­id Nur­si bir baş­ka sö­zün­de ise Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki sı­kın­tı­la­ra şa­hit olan­la­rın tam ih­la­sı el­de et­tik­le­ri­ni, dün­ye­vi ve ki­şi­sel çı­kar­la­ra te­nez­zül et­me­ye­cek­le­ri­ni şöy­le ifa­de eder:
“Evet Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de çok işa­ret­ler­le her sı­kın­tı ve zah­me­tin on, bel­ki yüz mis­li mad­di ve ma­ne­vi fa­ide­ler ve gü­zel ne­ti­ce­ler ve ima­na ge­niş ve ha­lis hiz­met­ler, göz­le­riy­le gör­dük­le­rin­den, tam ih­la­sa mu­vaf­fak olur­lar, da­ha az ve hu­su­si men­fa­at­le­re te­nez­zül et­mez­ler.”16

Mü­min, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde ka­tık­sız
ola­rak Allah’a yö­ne­le­rek dua eder
Mü­min tek ger­çek dost ve yar­dım­cı­sı­nın, tek hü­küm sa­hi­bi­nin Allah ol­du­ğu­na iman eder. Ha­ya­tı bo­yun­ca her olay­da Allah’a yö­ne­lir ve sa­de­ce Allah’tan yar­dım is­ter. Mü­mi­ni dua ko­nu­sun­da di­ğer in­san­lar­dan ayı­ran en be­lir­gin özel­lik­le­rin­den bi­ri, onun re­fah or­ta­mın­da da, zor­luk anın­da da hiç­bir ayı­rım ol­mak­sı­zın Allah’a şük­ret­me­si ve O’na dua et­me­si­dir.
İma­nı za­yıf, kal­bin­de has­ta­lık bu­lu­nan ki­şi­ler ge­nel­lik­le bir zor­luk anın­da Allah’a iç­ten, yal­va­ra yal­va­ra, hiç­bir ka­tık ol­mak­sı­zın dua eder­ler. Du­ala­rın­da bir şüp­he ve­ya bü­yük­len­me ol­maz, sa­de­ce Allah’ın yar­dım ede­bi­le­ce­ği­ni bi­le­rek Allah’a yal­va­rır­lar. Ör­ne­ğin çok şid­det­li bir dep­rem anın­da her in­san Allah’a kar­şı ne ka­dar aciz ol­du­ğu­nu, o an­da ken­di­si­ni sa­de­ce Allah’ın yar­dı­mı­nın kur­ta­ra­bi­le­ce­ği­ni gö­rür ve ka­tık­sız­ca yal­va­ra­rak Allah’a yö­ne­lir. An­cak mü­min­ler, di­ğer in­san­lar­dan fark­lı ola­rak, zor­luk anın­da na­sıl Allah’a yö­ne­lip ka­tık­sız­ca dua edi­yor­lar­sa, baş­la­rın­da­ki sı­kın­tı gi­din­ce de ay­nı şe­kil­de du­ala­rı­na de­vam eder­ler.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki bir mü­min de ken­di­si­ni ha­pis­ten kur­ta­ra­bi­le­cek tek gü­cün Allah ol­du­ğu­nu, Allah’ın hü­küm ve­ren­le­rin en ha­yır­lı­sı ol­du­ğu­nu bi­lir. Bu ne­den­le kur­tul­ma­yı Allah’tan is­ter. Hz. Yu­suf’ta ol­du­ğu gi­bi bü­tün se­bep­le­re sa­rı­lır, o na­sıl ar­ka­da­şıy­la hü­küm­da­ra ha­ber yol­la­dıy­sa, o da ya­şa­dı­ğı dö­ne­min ge­rek­tir­di­ği tüm ön­lem­le­ri alır. An­cak tüm olay­la­rın na­sıl ger­çek­le­şe­ce­ği­ni be­lir­le­ye­nin Allah ol­du­ğu­na ke­sin bir bil­giy­le iman eder. Hz. Yu­suf da in­kar­cı­la­rın kur­duk­la­rı bir dü­zen­le kar­şı kar­şı­ya gel­di­ği­ni an­la­dı­ğın­da Allah’a dua et­miş ve Allah onun du­ası­nı ka­bul et­ti­ği­ni şöy­le bil­dir­miş­tir:

(Yu­suf) De­di ki: “Rab­bim, zin­dan, bun­la­rın be­ni ken­di­si­ne ça­ğır­dık­la­rı şey­den ba­na da­ha se­vim­li­dir. Kur­duk­la­rı dü­ze­ni ben­den uzak­laş­tır­maz­san, on­la­ra (kor­ka­rım) eği­lim gös­te­rir, (böy­le­ce) ca­hil­ler­den olu­rum.” Böy­le­ce Rab­bi, du­ası­nı ka­bul et­ti ve on­la­rın hi­le­li dü­zen­le­ri­ni ken­di­sin­den uzak­laş­tır­dı. Çün­kü O, işi­ten­dir, bi­len­dir. (Yu­suf Su­re­si, 33-34
Hz. Yu­suf Med­re­se­si Mü­min İçin Bir Ne­vi İn­zi­va­ya
Çe­kil­di­ği Bir Ma­ğa­ra­dır
Geç­miş­te ya­şa­mış bir­çok İs­lam ali­mi, ha­yat­la­rı­nın ba­zı dö­nem­le­rin­de dün­ye­vi bü­tün iş­le­ri­ni ve iliş­ki­le­ri­ni bı­ra­ka­rak, ka­pa­lı me­kan­lar­da in­zi­va­ya çe­kil­miş­ler­dir. As­lın­da in­zi­va­ya çe­kil­mek sö­zü bir in­sa­nın ken­di­ni dün­ye­vi her­şey­den çe­kip, ha­lis ve ka­tık­sız ola­rak gö­nül­den Allah’a yö­nel­me­si­ni, de­rin de­rin te­fek­kür ede­rek, Ku­ran il­min­de ve ma­ne­vi­ya­tın­da de­rin­leş­me­si­ni, hi­da­ye­ti­nin art­ma­sı­nı ve ka­mil bir ima­na sa­hip ol­ma­sı­nı ifa­de eder. Allah Ku­ran’da Pey­gam­be­ri­miz (sav)’e şöy­le bu­yur­muş­tur:

Çün­kü gün­düz, se­nin için uzun uğ­ra­şı­lar var­dır. Rab­bi­nin is­mi­ni zik­ret ve her­şey­den ken­di­ni çe­ke­rek yal­nız­ca O’na yö­nel. (Müz­zem­mil Su­re­si, 7-8)

Allah’ın aye­tle­rin­de de bil­dir­di­ği gi­bi, her in­sa­nın gün­düz ya­pa­ca­ğı çok yo­ğun iş­le­ri var­dır. Ör­ne­ğin Allah yo­lun­da ça­lı­şan bir mü­min gün­düz­le­ri Ku­ran ah­la­kı­nı baş­ka in­san­la­ra an­lat­mak, in­san­la­rın kal­bi­ni di­ne ısın­dır­mak, dev­le­te ve mil­le­te ha­yır ge­ti­re­cek fay­da­lı iş­ler yap­mak, di­ğer mü­min­ler­le gö­rüş­mek, on­lar­la çe­şit­li ko­nu­lar­da is­ti­şa­re­de bu­lun­mak, soh­bet et­mek gi­bi bir­çok ko­nu ile uğ­ra­şır. Bun­la­rın ya­nı­ sı­ra ti­ca­ret ya da fark­lı ge­lir ge­ti­ren iş­ler­le de il­gi­le­ni­yor ola­bi­lir. El­bet­te ki tüm bun­la­rı ya­par­ken Allah’ı hiç­bir za­man unut­maz, da­ima Allah’ın emir ve ya­sak­la­rı­na uyar, sı­nır­la­rı­nı ko­rur. An­cak in­sa­nın de­rin de­rin Allah’ın ya­rat­tık­la­rı üze­rin­de dü­şün­me­si, ahi­re­ti, kı­ya­met gü­nü­nü, cen­net ve ce­hen­ne­mi te­fek­kür et­me­si, Ku­ran ayet­le­ri­ni oku­ya­rak Ku­ran’ın sır­la­rı­nın ve hik­met­le­ri­nin ken­di­si­ne açı­la­bil­me­si için tüm bu uğ­raş­lar­dan sıy­rıl­ma­sı, zih­ni­ni sa­de­ce bu ko­nu­la­ra yo­ğun­laş­tır­ma­sı, Allah’ın aye­tin­de bil­dir­di­ği gi­bi “ken­di­ni her­şey­den çek­me­si” ge­re­kir. Ta­rih bo­yun­ca bir­çok İs­lam ali­mi Ku­ran il­min­de ve Allah’a ya­kın­lık­ta de­rin­leş­mek ve ka­mil bir ima­na sa­hip ol­mak için ha­yat­la­rı­nın ba­zı dö­nem­le­rin­de ka­pa­lı me­kan­la­ra çe­kil­me­yi uy­gun gör­müş­ler­dir.
Bu tarz me­kan­la­ra Ku­ran’ın bir­çok ye­rin­de dik­kat çe­kil­miş­tir. Ör­ne­ğin Ku­ran’da söz edi­len ma­ğa­ra­lar­da bu­lu­nan mü­min­ler hep küf­rün bas­kı­sın­dan kur­tul­mak için bu me­kan­la­ra sı­ğın­mış­lar ve Allah on­la­rın üze­ri­ne rah­me­ti­ni yay­mış­tır. Pey­gam­be­ri­miz (sav) de ya­nın­da­ki ar­ka­da­şıy­la bir­lik­te Mek­ke’den çı­ka­rıl­dı­ğın­da bir ma­ğa­ra­ya sı­ğın­mış­tır. Bu olay Ku­ran’da şöy­le ha­ber ve­ri­lir:

Siz O’na (pey­gam­be­re) yar­dım et­mez­se­niz, Allah O’na yar­dım et­miş­tir. Ha­ni ka­fir­ler iki­den bi­ri ola­rak O’nu (Mek­ke’den) çı­kar­mış­lar­dı; iki­si ma­ğa­ra­da ol­duk­la­rın­da ar­ka­da­şı­na şöy­le di­yor­du: “Hüz­ne ka­pıl­ma, el­bet­te Allah bi­zim­le be­ra­ber­dir.” Böy­le­ce Allah O’na ‘hu­zur ve gü­ven­lik duy­gu­su­nu’ in­dir­miş­ti, O’nu si­zin gör­me­di­ği­niz or­du­lar­la des­tek­le­miş, in­ka­ra eden­le­rin de ke­li­me­si­ni (in­kar çağ­rı­la­rı­nı) al­çalt­mış­tı. Oy­sa Allah’ın ke­li­me­si, yü­ce olan­dır. Allah üs­tün ve güç­lü­dür, hü­küm ve hik­met sa­hi­bi­dir. (Tev­be Su­re­si, 40)

Ayet­te ve­ri­len ör­nek­te gö­rül­dü­ğü gi­bi Allah, Ken­di rı­za­sı için ya­şa­yan ve bu yol­da tür­lü zor­luk­la­ra gö­ğüs ger­mek du­ru­mun­da olan tüm mü­min­le­re iş­le­rin­de ko­lay­lık sağ­lar. İn­kar­cı­la­rın “ar­tık bit­ti” de­di­ği yer­de mü­min­ler Allah’ın des­te­ği ile ba­şa­rı ka­za­nır. İn­kar­cı­lar şaş­kın­lık için­de bu­nun na­sıl ol­du­ğu­nu dü­şü­nür, bu yüz­den de Müs­lü­man­la­rın ar­ka­sın­da han­gi güç­ler ol­du­ğu hak­kın­da tah­min­ler yü­rü­tür­ler. An­cak bu ki­şi­ler Allah’ın Müs­lü­man­la­rın tek yar­dım­cı­sı ol­du­ğu ger­çe­ğin­den ga­fil­dir­ler.
Ku­ran’da, küf­rün ağır bas­kı­la­rı so­nu­cun­da ma­ğa­ra­ya sı­ğın­dı­ğı bil­di­ri­len bir baş­ka mü­min top­lu­lu­ğu ise Kehf Eh­li­dir. Kehf Eh­li­nin in­kar eden bir top­lu­luk­tan ko­pup ay­rı­la­rak, ma­ğa­ra­ya sı­ğın­dık­la­rı­nı ve Allah’ın on­la­ra rah­me­ti­ni yay­dı­ğı­nı bil­di­ren ayet­ler şöy­le­dir:

Sen, yok­sa Kehf ve Ra­kim Eh­li­ni bi­zim şa­şı­la­cak ayet­le­ri­miz­den mi san­dın? O genç­ler, ma­ğa­ra­ya sı­ğın­dık­la­rı za­man, de­miş­ler­di ki: “Rab­bi­miz, Ka­tın­dan bi­ze bir rah­met ver ve işi­miz­den bi­ze doğ­ru­yu ko­lay­laş­tır (bi­zi ba­şa­rı­lı kıl). Böy­le­lik­le ma­ğa­ra­da yıl­lar yı­lı on­la­rın ku­lak­la­rı­na vur­duk (de­rin bir uy­ku ver­dik). (Kehf Su­re­si, 9-11)

(İç­le­rin­den bi­ri de­miş­ti ki:)”Ma­dem ki siz on­lar­dan ve Allah’tan baş­ka tap­tık­la­rın­dan ko­pup-ay­rıl­dı­nız, o hal­de, (dağ­la­ra çe­ki­lip) ma­ğa­ra­ya sı­ğı­nın da Rab­bi­niz si­ze rah­me­tin­den (bol­ca bir mik­ta­rı­nı) yay­sın ve işi­niz­den si­ze bir ya­rar ko­lay­laş­tır­sın.” (Kehf Su­re­si, 16)

Dik­kat edi­lir­se, Allah ma­ğa­ra­ya sı­ğı­nan mü­min­le­re rah­me­tin­den bol­ca ver­mek­te ve on­la­rın iş­le­ri­ni ko­lay­laş­tır­mak­ta­dır. Ku­ran’da ma­ğa­ra, mü­min­le­re ha­yır ge­ti­ren bir yer ola­rak bil­di­ril­mek­te­dir. İs­lam alim­le­ri ise ma­ğa­ra­nın bu ma­ne­vi yö­nü­nü gö­z ö­nün­de bu­lun­dur­muş­lar ve ma­ğa­ra­da­ki zor ko­şul­lar ile ne­fis­le­ri­ni da­ha faz­la ter­bi­ye et­mek, dün­ye­vi tut­ku­lar­dan ta­ma­men arı­na­bil­mek için ba­zı dö­nem­ler­de bu­ra­lar­da bu­lun­ma­yı uy­gun gör­müş­ler­dir.
Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si de genç­li­ğin­de hep bir gün ma­ğa­ra­da in­zi­va­ya çe­kil­me­yi dü­şün­müş ve is­te­miş, hat­ta Bi­rin­ci Dün­ya Sa­va­şı’n­da esir düş­tü­ğün­de, kur­tul­du­ğu tak­dir­de in­zi­va­ya çe­kil­me­ye ka­rar ver­miş­tir. Be­di­üz­za­man bu is­te­ği­ni bir yer­de şöy­le di­le ge­ti­rir:
“Ben yir­mi ya­şın­da iken tek­rar ile der­dim: “Es­ki za­man­da ma­ğa­ra­la­ra çe­ki­len ta­rik-üd dün­ya­lar gi­bi ahir öm­rüm­de ben de bir ma­ğa­ra­ya, bir da­ğa çe­ki­lip, in­san­la­rın ha­yat-ı iç­ti­ma­iye­sin­den çı­ka­ca­ğım.” Hem es­ki Harb-i Umu­mi’de şark-ı şi­ma­li­de­ki esa­re­tim­de ka­rar ver­miş­tim ki: “Bun­dan son­ra öm­rü­mü ma­ğa­ra­lar­da ge­çi­re­ce­ğim. Si­ya­set ha­ya­tın­dan ve iç­ti­ma­iye­den sıy­rı­la­ca­ğım. Ar­tık ka­rış­mak ye­ter.” der­ken, ina­yet-i Rab­ba­ni­ye, hem ada­let-i ka­de­ri­ye te­cel­li et­ti­ler.”17
Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si, bu is­te­ği­nin Allah’ın di­le­me­si ve rah­me­ti ile en gü­zel şe­kil­de ger­çek­leş­ti­ği­ni, de­fa­lar­ca gir­di­ği Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin ken­di­si için bir ne­vi ma­ğa­ra gö­re­vi gör­dü­ğü­nü ve ora­da mün­ze­vi bir ha­yat ya­şa­dı­ğı­nı ak­ta­rır. Hz. Yu­suf Med­re­se­si, Be­di­üz­za­man için bir in­zi­va im­ka­nı oluş­tu­ra­rak gü­zel bir ni­me­te dö­nüş­müş­tür. Bir baş­ka sö­zün­de Be­di­üz­za­man Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nin iba­det ba­kı­mın­dan kıy­me­ti­ni ve mün­ze­vi bir ha­yat için uy­gun bir me­kan ol­du­ğu­nu şöy­le be­lir­tmiş­tir:
“Eğer mah­pus, zul­men mah­kum ol­muş ise, farz na­ma­zı­nı kıl­mak şar­tıy­la, her­bir sa­ati, bir gün iba­det ol­du­ğu gi­bi, o ha­pis onun hak­kın­da bir yal­nız­lı­ğa çe­kil­mek için bir çi­le­ha­ne olup es­ki za­man­da ma­ğa­ra­la­ra gi­re­rek iba­det eden mün­ze­vi sa­lih­ler­den sa­yı­la­bi­lir­ler.”18
Be­di­üz­za­man, bir baş­ka sö­zün­de ise Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki ha­ya­tı­nın in­zi­va­ya çe­kil­mek gi­bi ol­du­ğu­nu, hat­ta bir ma­ğa­ra­da in­zi­va­da bu­lun­mak­tan çok da­ha faz­la ha­yır ve gü­zel­lik­le­re ve­si­le ol­ma­sı­nı um­du­ğu­nu ise şöy­le açık­la­mış­tır:
“… Ehl-i ri­ya­zet ve mün­ze­vi­le­rin dağ­lar­da­ki ma­ğa­ra­la­rı­nın çok üs­tün­de “Yu­su­fi­ye Med­re­se­le­ri” ve vak­ti­mi­zi za­yi’ et­me­mek için tec­rid­ha­ne­le­ri ver­di. Hem ma­ğa­ra uh­re­vi fay­da­sı, hem Ku­ran ve iman ha­ki­kat­le­ri­nin mü­ca­hi­da­ne hiz­me­ti­ni ver­di… “Ba­kar­sı­nız si­zin hoş­lan­ma­dı­ğı­nız bir şey hak­kı­nız­da ha­yır­lı olur (Ba­ka­ra Su­re­si, 216) ve “Ha­yır, Allah’ın ih­ti­yar et­miş ol­du­ğu şey­de­dir” sır­rıy­la, ih­ti­yar­lı­ğı­ma mer­ha­me­ten ve iman hiz­me­tin­de da­ha zi­ya­de ça­lış­tır­mak için ih­ti­yar ve kud­re­ti­mi­zin ha­ri­cin­de bu üçün­cü Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de va­zi­fe ve­ril­di.” 19
Be­di­üz­za­man’ın da be­lirt­ti­ği gi­bi, ken­di­si yaş­lı ve has­ta ol­du­ğu için ma­ğa­ra­da­ki bir ya­şan­tı son de­re­ce güç ola­cak­tır. An­cak ha­pis­ha­ne şart­la­rı bir in­sa­nın ken­di­si­ni her­şey­den çe­kip Allah’a yö­nel­me­si açı­sın­dan bir rah­met­tir. Ay­rı­ca Be­di­üz­za­man’ın söz et­ti­ği yıl­lar­da ken­di­si bir oda­da tec­rit edil­miş, hat­ta tüm ka­pı ve cam­la­rı ta­ma­men ka­pa­tıl­mış ve böy­le­ce tek bir ki­şi ile göz gö­ze gel­me­si bi­le en­gel­len­miş­tir. Olan bi­ten­le­ri dı­şa­rı­dan iz­le­yen bir ki­şi bu­nu hiç şüp­he­siz bir zu­lüm ola­rak ni­te­len­di­re­cek­tir. An­cak Be­di­üz­za­man her za­man­ki gi­bi ba­şı­na ge­len­le­re iman gö­züy­le bak­mış ve he­men Allah’ın ken­di­si için ya­rat­tı­ğı hay­rı gö­re­bil­miş­tir. Çün­kü tec­rit edi­le­rek hiç kim­sey­le gö­rüş­me­me­si onun Ku­ran il­mi ve te­fek­kür üze­rin­de da­ha da de­rin­leş­me­si, dik­ka­ti­nin hiç­bir şey­le da­ğıl­ma­ma­sı ile so­nuç­lan­mış­tır. Tüm bun­lar Be­di­üz­za­man için çok bü­yük gü­zel­lik­ler­le so­nuç­lan­mış, son de­re­ce fay­da­lı ol­muş­tur.
Bu es­na­da Ku­ran hiz­me­tin­den de ge­ri kal­ma­mış, te­fek­kür­le­ri­nin so­nu­cu olan Ri­sa­le-i Nur­lar’ı fır­sat bul­duk­ça ha­pis­ha­ne­de­ki ta­le­be­le­ri­ne yaz­dır­mış­tır. Hat­ta öy­le ki, ha­pis müd­de­ti dol­du­ğun­da dı­şa­rı çık­ma­mak için ve­si­le ara­mış, an­cak Allah’ın hik­me­ti ile, ser­best kal­dık­tan kı­sa bir sü­re son­ra tek­rar Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ne ge­ri dön­müş­tür. Be­di­üz­za­man’ın her za­man be­lirt­ti­ği gi­bi, de­mek ki Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde ken­di­si için ha­la bü­yük ha­yır­lar var­dır ki, Allah onu med­re­se­de tut­muş­tur.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan Nur ta­le­be­le­ri­ni As­hab-ı Kehf’e ben­ze­ten Be­di­üz­za­man, on­la­rın da Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ni As­hab-ı Kehf’in ma­ğa­ra­la­rı­na çe­vir­dik­le­ri­ni be­lirt­miş­tir. Bu­nun an­la­mı Allah’ın Kehf Eh­li­ne ma­ğa­ra­la­rın­da yay­dı­ğı rah­met ve iş­le­rin­de­ki ko­lay­lı­ğın, Nur ta­le­be­le­ri­ne de eriş­me­si­dir. Din­ ah­la­kın­dan uzak in­san­la­rın bir ce­za ola­rak mü­min­le­ri yer­leş­tir­dik­le­ri yer on­la­rın ne­fis­le­ri­ni en faz­la­sıy­la eğit­tik­le­ri, Allah’a da­ha de­rin bir iman­la bağ­lan­dık­la­rı, kalp­le­ri­ne sab­rın ve ka­rar­lı­lı­ğın rap­te­dil­di­ği bir ye­re dö­nüş­müş­tür. Be­di­üz­za­man’ın Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ni As­hab-ı Kehf’in ma­ğa­ra­sı­na ben­zet­ti­ği sö­zü şöy­le­dir:
“… ve As­hab-ı Kehf mi­sa­li Nur ta­le­be­le­ri o sı­kın­tı­lı çi­le­ha­ne­yi As­hab-ı Kehf ve es­ki za­man ehl-i ri­ya­za­tı­nın ma­ğa­ra­la­rı­na çe­vir­me­si ve is­ti­ra­hat-ı kalb­le Nur­lar’ın neş­ri­ne ve yaz­ma­sı­na sa’yle­riy­le, ina­yet-i Rab­ba­ni­ye’nin im­da­dı­mı­za ye­tiş­ti­ği­ni is­bat et­ti.” 20
Be­di­üz­za­man bir baş­ka sö­zün­de ise olay­la­rın za­hi­ri ile ha­ki­ka­ti­ni çok sa­mi­mi ve açık bir dil­le an­lat­mış­tır. Be­di­üz­za­man bu söz­le­rin­de ma­ğa­ra­da in­zi­va­ya çe­kil­miş­ken Bar­la’ya sü­rül­dü­ğü­nü, an­cak Bar­la’nın Allah’ın rah­me­ti sa­ye­sin­de ken­di­si için hem da­ha em­ni­yet­li hem de da­ha ih­las­lı bir in­zi­va ye­ri­ne dö­nüş­tü­ğü­nü söy­le­miş­tir.
“Si­ya­se­ti terk ve dün­ya­dan te­cer­rüd ede­rek bir da­ğın ma­ğa­ra­sın­da ahi­re­ti dü­şün­mek­te iken, ehl-i dün­ya zul­men be­ni ora­dan çı­ka­rıp nef­yet­ti­ler. Ha­lık-ı Ra­him ve Ha­kim o nef­yi ba­na bir rah­me­te çe­vir­di. Em­ni­yet­siz ve ih­la­sı bo­za­cak se­bep­le­re ma­ruz o dağ­da­ki in­zi­va­yı; em­ni­yet­li, ih­las­lı Bar­la Dağ­la­rın­da­ki hal­ve­te çe­vir­di. Rus­ya’da esa­ret­te iken ni­yet et­tim ve ni­yaz et­tim ki, ahir öm­rüm­de bir ma­ğa­ra­ya çe­ki­le­yim. Er­ha­mür­ra­hi­min ba­na Bar­la’yı o ma­ğa­ra yap­tı, ma­ğa­ra fa­ide­si­ni ver­di. Fa­kat sı­kın­tı­lı ma­ğa­ra zah­me­ti­ni, za­yıf vü­cu­du­ma yük­le­me­di… Hem ehl-i dün­ya bü­tün kö­tü­le­re ve­si­ka ver­di­ği ve ca­ni­le­ri ha­pis­ten çı­ka­rıp af­fet­tik­le­ri hal­de, ba­na zu­lüm ola­rak ver­me­di­ler. Be­nim Rabb-ı Ra­hi­mim, be­ni Kur’anın hiz­me­tin­de zi­ya­de is­tih­dam et­mek ve Söz­ler na­mıy­la en­var-ı Kur’ani­ye­yi ba­na faz­la yaz­dır­mak için, dağ­da­ğa­sız bir su­ret­te be­ni şu gur­bet­te bı­ra­kıp, bir bü­yük mer­ha­me­te çe­vir­di...”21
Be­di­üz­za­man’ın bu te­fek­kür­le­ri bir mü­min için son de­re­ce önem­li­dir. Çün­kü olay­la­rın za­hi­ri­ne ba­kı­lır­sa, Be­di­üz­za­man hiç­bir su­çu ol­ma­dı­ğı hal­de Bar­la’ya sür­gü­ne gön­de­ril­miş, bir-iki ak­ra­ba­sı dı­şın­da hiç kim­se ile gö­rüş­me­si­ne izin ve­ril­me­miş, Ku­ran hiz­me­tin­de bu­lun­ma­sı, hat­ta ya­kın­la­rı­na mek­tup yaz­ma­sı bi­le en­gel­len­miş­tir. Da­ha­sı o dö­nem­de ca­ni­ler, ka­til­ler da­hi af­fe­di­lir­ken, Be­di­üz­za­man’a af uy­gu­lan­ma­mış­tır.
Bun­lar olay­la­rın za­hir yö­nü­dür. Ha­ki­kat yö­nün­de ise Allah Be­di­üz­za­man’ı ma­ğa­ra­da­ki in­zi­va­sın­dan alıp, ken­di­si için da­ha em­ni­yet­li, sıh­ha­ti için da­ha uy­gun olan Bar­la’ya ge­tir­miş­tir. Allah ba­zı kim­se­le­rin Be­di­üz­za­man’a olan düş­man­lı­ğı­nı ve­si­le ede­rek, Bar­la’yı bir in­zi­va me­ka­nı­na dö­nüş­tür­müş­tür. Bu kim­se­le­rin ya­sak­la­rı ve­si­le ol­muş, Be­di­üz­za­man kim­se ile gö­rüş­me­miş­tir. Bu sa­ye­de Be­di­üz­za­man’ın da de­di­ği gi­bi; “Be­nim Ha­lık-ı Ra­hi­mim o tec­ri­di, be­nim hak­kım­da bir azim rah­me­te çe­vir­di. Zih­ni­mi sa­fi bı­ra­kıp, Kur’an-ı Ha­kim’in fey­zi­ni ol­du­ğu gi­bi al­ma­ğa ve­si­le et­ti.”22
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan her mü­min olay­la­rın ha­ki­ka­ti­ne bak­ma­lı­dır. Bu olay­lar za­hi­rin­de, Be­di­üz­za­man’ın da be­lirt­ti­ği gi­bi mü­mi­ne düş­man­lı­ğı olan kim­se­le­rin ne­den ol­du­ğu bir ce­za­lan­dır­ma ola­rak gö­rül­se de, ha­ki­kat­te Allah sa­mi­mi bir Müs­lü­ma­nın üze­rin­de­ki rah­me­ti­ni yay­mak ve işin­de bir ko­lay­lık kıl­mak için onu bu mün­ze­vi­le­rin ya­şa­dık­la­rı ma­ğa­ra­ya ve­ya alim­le­rin ye­tiş­tik­le­ri med­re­se­ye yer­leş­tir­miş­tir. Za­hir­de zu­lüm var gi­bi gö­rün­se de, ha­ki­kat­te mü­mi­nin üze­rin­de Allah’ın rah­me­ti ve rı­za­sı var­dır.
İş­te bu ne­den­le Hz. Yu­suf da, ken­di­si­ne if­ti­ra­lar­la dü­zen ku­ran ka­dı­na ve onun çev­re­si­nin ent­ri­ka­la­rı­na uy­mak­tan­sa hap­se gir­me­nin ken­di­si­ne da­ha se­vim­li ge­le­ce­ği­ni söy­le­miş­tir. Ar­dın­dan da Allah’tan on­la­rın dü­zen­le­ri­ni ken­di­sin­den uzak­laş­tır­ma­sı­nı dua ile is­te­miş­tir. Allah onun du­ası­na ica­bet et­miş ve onu ha­pis­ha­ne­ye yer­leş­tir­miş­tir. Ha­ki­kat yö­nü ile ba­kıl­dı­ğın­da ha­pis her yö­nüy­le in­kar­cı­la­rın tek­lif­le­rin­den çok da­ha se­vim­li­dir.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan bir mü­min de mut­la­ka olay­la­rı, özü­nü ve ger­çek yön­le­ri­ni dü­şü­ne­rek de­ğer­len­dir­me­li­dir. Her ne ka­dar za­hir­de mü­mi­nin düş­man­la­rı ona tu­zak kur­muş­lar, ona if­ti­ra ata­rak hak­sız ye­re suç­la­mış­lar­sa da, iman eden bir in­san bi­lir ki, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki ye­ri o da­ha doğ­ma­dan, hat­ta an­ne ve ba­ba­sı da­hi doğ­ma­dan ön­ce ay­rıl­mış­tır. Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ne ne za­man gi­re­ce­ği, ora­dan ne za­man ve ne ve­si­le ile çı­ka­ca­ğı, ona han­gi in­kar­cı­nın han­gi sö­zü söy­le­ye­ce­ği, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde han­gi ye­mek­le­ri yi­ye­ce­ği­ gi­bi de­tay­la­rın tü­mü Allah Ka­tın­da bel­li­dir.
İş­te bu ger­çek­le­rin bi­lin­cin­de olan ve her­şe­ye iman gö­züy­le ba­kan, da­ima Allah’a yö­ne­le­rek ka­de­rin iz­le­yi­ci­si olan bir ki­şi için Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde ge­li­şen olay­lar bü­yük bir rah­me­te dö­nü­şür.
MÜ­MİN, HZ. YU­SUF
MED­RE­SE­Sİ’NDE HEM ÖĞ­REN­Cİ­DİR HEM DE ÖĞ­RET­MEN


Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan bir mü­min ora­da­ki zor­luk­lar­la eği­til­di­ği gi­bi ken­di­si de çev­re­sin­de­ki­le­ri eği­tir. Allah mü­min­le­re, in­san­la­ra iyi­li­ği em­ret­me­le­ri­ni, on­la­rı kö­tü­lük­ler­den sa­kın­dır­ma­la­rı­nı em­ret­miş­tir. İna­nan in­san­la­rın dün­ya­da­ki en önem­li va­zi­fe­le­rin­den bi­ri Allah’ın bu em­ri­ne uya­rak in­san­la­ra Ku­ran ah­la­kı­nı an­lat­ma­la­rı, on­la­rın kö­tü huy­la­rı­nı Allah’ın hoş­nut ola­ca­ğı iyi huy­la­ra çe­vir­me­le­ri için yol gös­ter­me­le­ri, iba­det­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­le­ri için teş­vik ede­rek ahi­re­ti ha­tır­lat­ma­la­rı­dır. Allah Ku­ran’da, “Siz­den; hay­ra ça­ğı­ran, iyi­li­ği (ma­ru­fu) em­re­den ve kö­tü­lük­ten (mün­ker­den) sa­kın­dı­ran bir top­lu­luk bu­lun­sun. Kur­tu­lu­şa eren­ler iş­te bun­lar­dır.” (Al-i İm­ran Su­re­si, 104) aye­tiy­le in­san­lar ara­sın­da her dö­nem­de bu­lun­ma­sı ge­re­ken bir top­lu­lu­ğa dik­kat çek­miş­tir.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan bir mü­min eğer im­ka­nı ve iz­ni var­sa bu so­rum­lu­lu­ğun ge­re­ği­ni ye­ri­ne ge­ti­rir. Üs­te­lik ha­pis­ha­ne iyi­li­ğin em­re­dil­me­si­ne ve kö­tü­lük­ten alı­kon­ma­ya, ahi­ret­le ve Allah kor­ku­su ile uya­rıl­ma­ya en çok ih­ti­yaç du­yan ki­şi­le­rin bu­lun­du­ğu bir yer­dir. Bu­ra­da bu­lu­nan suç iş­le­miş in­san­la­rın bü­yük bir bö­lü­mü eğer Allah’tan ge­re­ği gi­bi kor­kup sa­kın­sa­lar, ora­da bu­lun­maz­lar­dı. Bu ki­şi­le­rin ha­yat­la­rı­nın ge­ri ka­lan bö­lü­mü­nü hu­zur ve gü­ven için­de ge­çir­me­le­ri­nin, dev­le­te ve mil­le­te fay­da­lı in­san­lar ha­li­ne dö­nü­şe­bil­me­le­ri­nin tek yo­lu, on­la­rın Allah’tan kor­kan, Allah’a kul­luk eden, Ku­ran ah­la­kı­na uyan, mü­la­yim, hu­zur­lu, ada­let­li, vic­dan­lı ve mer­ha­met­li kim­se­ler ol­ma­la­rı­dır. Bu ne­den­le Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde­ki bir mü­mi­nin, im­ka­nı ol­du­ğu tak­dir­de, bu­ra­da­ki ki­şi­le­re Ku­ran’la öğüt ver­me­si, ha­pis­ha­ne­yi on­lar için de gü­zel bir ders­ha­ne­ye, ve­rim­li bir ter­bi­ye­ha­ne­ye çe­vi­re­cek­tir. Bu şe­kil­de hap­se ka­til, do­lan­dı­rı­cı ve­ya ca­ni ola­rak gi­ren bi­ri cen­ne­te gir­me­yi ümit eden, Allah’ın rı­za­sı­nı ve rah­me­ti­ni uman, Allah’tan kor­kup sa­kı­nan, dev­le­ti­ne ve mil­le­ti­ne ha­yır ge­tir­me­yi amaç edi­nen mü­min bir kim­se ola­rak çı­ka­cak­tır.
Ay­rı­ca unut­ma­mak ge­re­kir ki, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bir mü­mi­nin in­san­la­rı Allah’a ça­ğır­ma­sı, mü­min­le­re Hz. Yu­suf’tan mi­ras ka­lan bir ta­vır gü­zel­li­ği­dir. Hz. Yu­suf ha­pis­ha­ne­dey­ken ken­di­si­ne gör­dük­le­ri rü­ya­la­rın ta­bi­ri­ni so­ran ha­pis­ha­ne ar­ka­daş­la­rı­na ön­ce­lik­le Allah’ı, Allah’ın bir­li­ği­ni ve di­ni an­lat­mış, da­ha son­ra so­ru­la­rı­nı ce­vap­la­mış­tır. Bu olay­la­rı ha­ber ve­ren ayet­ler­de şöy­le buy­rul­mak­ta­dır:

Onun­la bir­lik­te iki genç de zin­da­na gir­miş­ti. Bi­ri: “Ben (rü­yam­da) ken­di­mi şa­rap sı­kı­yor­ken gör­düm.” de­di. Öbü­rü: “Ben de ken­di­mi ba­şı­mın üs­tün­de ek­mek ta­şı­yor­ken gör­düm; kuş da on­dan ye­mek­tey­di” de­di. “Bu­nun yo­ru­mun­dan bi­ze ha­ber ver. Doğ­ru­su biz se­ni, iyi­lik ya­pan­lar­dan gör­mek­te­yiz.” De­di ki: “Si­ze rı­zık­la­na­ca­ğı­nız bir ye­mek ge­le­cek ol­sa, ben mut­la­ka si­ze da­ha gel­me­den ön­ce onun ne ol­du­ğu­nu ha­ber ve­ri­rim. Bu, Rab­bi­min ba­na öğ­ret­tik­le­rin­den­dir. Doğ­ru­su ben, Allah’a iman et­me­yen, ahi­re­ti de ta­nı­ma­yan­la­rın ta ken­di­le­ri olan bir top­lu­lu­ğun di­ni­ni ter­k et­tim. Ata­la­rım İb­ra­him’in, İs­hak’ın ve Ya­kub’un di­ni­ne uy­dum. Allah’a hiç­bir şey­le şirk koş­ma­mız bi­zim için ola­cak şey de­ğil. Bu, bi­ze ve in­san­la­ra Allah’ın lü­tuf ve ih­sa­nın­dan­dır, an­cak in­san­la­rın ço­ğu şük­ret­mez­ler. Ey zin­dan ar­ka­daş­la­rım, bir­bi­rin­den ay­rı (bir sü­rü) Rab­ler mi da­ha ha­yır­lı­dır, yok­sa kah­har (kah­re­di­ci) olan bir tek Allah mı? Si­zin Allah’tan baş­ka tap­tık­la­rı­nız, Allah’ın ken­di­le­ri hak­kın­da hiç­bir de­lil in­dir­me­di­ği, si­zin ve ata­la­rı­nı­zın ad ola­rak ad­lan­dır­dık­la­rı­nız­dan baş­ka­sı de­ğil­dir. Hü­küm, yal­nız­ca Allah’ın­dır. O, Ken­di­si’n­den baş­ka­sı­na kul­luk et­me­me­ni­zi em­ret­miş­tir. Dos­doğ­ru olan din iş­te bu­dur, an­cak in­san­la­rın ço­ğu bil­mez­ler.” (Yu­suf Su­re­si, 36-40)

Be­di­üz­za­man da ha­pis­ha­ne­de bu­lun­du­ğu sü­re­ce hem ya­nın­da­ki ta­le­be­le­ri­ni, hem de di­ğer mah­kum­la­rı eğit­miş, on­la­ra Ri­sa­le-i Nur­lar­dan ders ver­miş­tir. Hat­ta de­ni­le­bi­lir ki, Nur ta­le­be­le­ri ha­pis­tey­ken iki ke­re Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lun­muş gi­bi­dir­ler. Çün­kü hem ha­pis­ha­ne­nin ter­bi­ye­si­ni al­mış­lar ve onun ma­ne­vi de­re­ce­si­ni ka­zan­mış­lar, hem de ha­pis­ha­ne­de Üs­tad­la­rı Sa­id Nur­si ile ge­ce gün­düz be­ra­ber ola­rak onun üs­tün il­min­den fay­da­lan­mış­lar­dır. Be­di­üz­za­man’ın hik­met­li te­fek­kür­le­rin­den, gü­zel ha­lin­den hal ala­rak eği­til­miş­ler­dir. Do­la­yı­sıy­la Üs­tad­la­rı ile bir­lik­te ha­pis­te bu­lu­nan Nur ta­le­be­le­ri­nin eği­tim­le­ri çok ve­rim­li ol­muş, ka­mil ima­na ulaş­ma­la­rı, huy­la­rı­nı gü­zel­leş­tir­me­le­ri açı­sın­dan çok fay­da ge­tir­miş­tir.
Mü­min bu­lun­du­ğu her ye­re asa­yiş, gü­ven, hu­zur ve gü­zel­lik ge­ti­rir. Mü­mi­nin gü­zel ah­la­kı ve üs­tün tav­rı da tıp­kı bir elekt­rik akı­mı gi­bi ya­yı­lır ve çev­re­sin­de­ki­le­ri de et­ki­si al­tı­na alır. Hiç ko­nuş­ma­sa bi­le ha­li, tav­rı, ba­kı­şı, du­ru­şu, ka­na­at­kar­lı­ğı, onur­lu ol­ma­sı, al­çak­gö­nül­lü­ğü, te­miz­li­ği, sa­mi­mi­ye­ti, hiç­bir dün­ye­vi hır­sı­nın bu­lun­ma­ma­sı, her du­rum­da ne­şe­li, can­lı, şevk­li ve gü­ler­yüz­lü ol­ma­sı onu gö­ren her in­sa­nın üze­rin­de olum­lu bir et­ki bı­ra­kır. Ör­ne­ğin ha­pis­te bu­lun­mak­tan do­la­yı şi­ka­yet eden, ağ­la­yan, sız­la­nan, ümit­siz­li­ğe ka­pı­lan bir ki­şi, mü­mi­nin ha­pis­ha­ne­de bu­lun­ma­nın sa­yı­sız hay­rı ve hik­me­ti ol­du­ğu, asıl ha­ya­tın ahi­ret ha­ya­tı ol­du­ğu için dün­ya­da kay­be­di­len­le­rin bir öne­mi­nin ol­ma­dı­ğı yö­nün­de­ki söz­le­ri­ni duy­sa, mut­la­ka bu söz­ler üze­rin­de dü­şü­n­ür ve bel­ki de vic­dan­lı dav­ra­na­rak tav­rı­nı de­ğiş­ti­rir. Ve­ya en güç ko­şul­lar­da da­hi gü­lüm­se­me­si­ni yü­zün­den ek­sik et­me­yen, te­vek­kü­lü­nü ve Allah’tan da­ima ra­zı ol­du­ğu­nu bu şe­kil­de mü­min kar­deş­le­ri­ne ve onu gö­ren tüm in­san­la­ra his­set­ti­ren bir Müs­lü­ma­nın ha­lin­den tüm in­san­lar et­ki­le­nir. Kü­çük bir ak­si­lik­le kar­şı­laş­tık­la­rın­da da­hi yay­ga­ra ko­pa­ran­lar, onun bu alı­şıl­ma­dık ha­li­ni gö­rün­ce yap­tık­la­rın­dan do­la­yı uta­nır ve hal alır­lar.
Mü­min, ha­li ile ol­du­ğu ka­dar ça­lış­ma­la­rı ile de için­de bu­lun­du­ğu top­lu­mun hu­zur ve gü­ven­lik içe­ri­sin­de, Allah’ın sı­nır­la­rı­na bağ­lı ol­ma­sı­nı, fert­le­rin dev­le­te ve mil­le­te ha­yır ge­ti­ren in­san­lar ol­ma­la­rı­nı sağ­la­ma­ya ça­lı­şır. Ör­ne­ğin bir top­lum­da hu­zur­suz­luk ya­ra­tan, anar­şi ve te­rö­re se­be­bi­yet ve­ren fi­kir akım­la­rı­nı Ku­ran’ın gü­cüy­le sus­tur­ma­ya ça­lı­şır. Be­di­üz­za­man ön­der­li­ğin­de­ki Nur ça­lış­ma­la­rı mü­min­le­rin bu ça­ba­la­rı­nın ya­kın ta­ri­hi­miz­de­ki ör­nek­le­rin­den­dir. Be­di­üz­za­man anar­şi­ye se­be­bi­yet ve­ren­le­rin, ma­ter­ya­lizm gi­bi din­siz fi­kir akım­la­rı ol­du­ğu­nu da­ima di­le ge­tir­miş ve din­siz­li­ğe kar­şı çok et­kin bir mü­ca­de­le ver­miş­tir. Bu ne­den­le­dir ki, Nur ta­le­be­le­ri asa­yi­şin sağ­lan­ma­sın­da gös­ter­dik­le­ri kat­kı­lar­la bi­lin­mek­te­dir­ler. Bu özel­lik­le­ri ha­pis­tey­ken de de­vam et­miş ve özel­lik­le De­niz­li hap­si sı­ra­sın­da tüm mah­kum­la­rın iman eh­li ol­ma­la­rı­na, Ku­ran ah­la­kı­nı be­nim­se­me­le­ri­ne ve­si­le ol­muş­lar­dır. Be­di­üz­za­man bu ko­nu­da şöy­le der:
“Evet ko­mü­nist per­de­si al­tın­da anar­şist­li­ğin, ge­nel em­ni­ye­ti boz­ma­ğa deh­şet­li ça­lış­ma­sı­na kar­şı, Ri­sa­le-i Nur ve ta­le­be­le­ri ger­çek iman kuv­ve­tiy­le bu va­ta­nın her ta­ra­fın­da o müt­hiş bo­zul­ma­yı dur­du­ru­yor ve kı­rı­yor. Em­ni­ye­ti ve asa­yi­şi te­mi­ne ça­lı­şı­yor ki, pek çok bir kes­ret­te ve mem­le­ke­tin her ta­ra­fın­da bu­lu­nan Nur ta­le­be­le­rin­den, bu yir­mi se­ne­de ala­ka­dar üç-dört mah­ke­me ve on vi­la­ye­tin za­bı­ta­la­rı, em­ni­ye­ti ih­la­le da­ir bir vu­ku­at­la­rı­nı bul­ma­mış ve kay­det­me­miş. Ve üç vi­la­ye­tin in­saf­lı bir kı­sım za­bı­ta­la­rı de­miş­ler: “Nur ta­le­be­le­ri ma­ne­vi bir za­bı­ta­dır. Asa­yi­şi mu­ha­fa­za­da bi­ze yar­dım edi­yor­lar. Ger­çek iman ile; Nur’u oku­yan her ada­mın ka­fa­sın­da bir ya­sak­çı­yı bı­ra­kı­yor­lar, em­ni­ye­ti te­mi­ne ça­lı­şı­yor­lar.” Bu­nun bir nü­mu­ne­si De­niz­li Ha­pis­ha­ne­si’dir. Ora­ya Nur­lar ve o mah­pus­lar için ya­zı­lan Mey­ve Ri­sa­le­si gir­me­siy­le, üç dört ay zar­fın­da iki­ yüz­den zi­ya­de o mah­pus­lar öy­le fev­ka­la­de ita­at­li, din­da­ra­ne bir doğ­ru hal al­dı­lar ki; üç dört ada­mı öl­dü­ren bir adam, tah­ta bit­le­ri­ni öl­dür­mek­ten çe­ki­ni­yor­du. Tam mer­ha­met­li, za­rar­sız, va­ta­na fay­da­lı bir uzuv ol­ma­ya baş­la­dı. Hat­ta res­mi me­mur­lar, bu ha­le hay­ret­le ve tak­dir­le ba­kı­yor­du­lar. Hem da­ha hü­küm al­ma­dan bir kı­sım genç­ler de­di­ler: “Nur­cu­lar ha­pis­te kal­sa­lar, biz ken­di­mi­zi mah­kum et­ti­re­ce­ğiz ve ce­za al­ma­ya ça­lı­şa­ca­ğız; ta on­lar­dan ders alıp on­lar gi­bi ola­ca­ğız. On­la­rın der­siy­le ken­di­mi­zi ıs­lah ede­ce­ğiz.” İş­te bu ma­hi­yet­te bu­lu­nan Nur ta­le­be­le­ri­ni, em­ni­ye­ti ih­lal ile suç­la­yan­lar, her­hal­de ve ga­yet fe­na bir su­ret­te al­dan­mış ve­ya al­da­tıl­mış ve­ya bi­le­rek ve­ya bil­me­ye­rek anar­şist­lik he­sa­bı­na hü­kü­me­ti iğ­fal edip biz­le­ri ezi­yet­ler­le ez­me­ye ça­lı­şı­yor­lar.”23
Be­di­üz­za­man bir baş­ka sö­zün­de ise Nur ta­le­be­le­ri­nin di­ğer kim­se­ler­le ko­nuş­ma­la­rı­nın ya­sak ol­ma­sı­na rağ­men hal ve ta­vır­la­rı ile teb­liğ yap­tık­la­rı­nı söy­le­miş ve hat­ta ha­pis­ha­ne­de­ki­le­ri Ku­ran ah­la­kı ile eğit­me­yi tek­lif et­miş­tir:
“Ka­der-i İla­hi ada­le­ti biz­le­ri De­niz­li Med­re­se-i Yu­su­fi­ye­si’ne sev­ket­me­si­nin bir hik­me­ti, her yer­den zi­ya­de Ri­sa­le-i Nur’a ve ta­le­be­le­ri­ne hem mah­pus­la­rı, hem aha­li­si, bel­ki hem me­mur­la­rı ve ad­li­ye­si muh­taç ol­ma­la­rı­dır. Bu­na bi­na­en, biz bir ima­ni ve ahi­ret ile il­gi­li va­zi­fe ile bu sı­kın­tı­lı im­ti­ha­na gir­dik. Evet yir­mi-otuz­dan an­cak bir-iki­si ku­ral­la­rı­na uy­gun na­ma­zı­nı kı­lan mah­pus­lar için­de bir­den Ri­sa­le-i Nur ta­le­be­le­rin­den kırk-el­li­si umu­men is­tis­na­sız mü­kem­mel na­maz­la­rı­nı kıl­ma­la­rı, ta­vır ile ve fi­il di­liy­le öy­le bir ders ve ir­şad­dır ki, bu sı­kın­tı ve zah­me­ti hi­çe in­di­rir, bel­ki sev­di­rir. Ve ta­le­be­ler dav­ra­nış­la­rı ile bu der­si ver­dik­le­ri gi­bi, kalb­le­rin­de­ki kuv­vet­li tah­ki­ki iman­la­rıy­la da­hi bu­ra­da­ki ehl-i ima­nı ehl-i da­la­le­tin ev­ham ve şüp­he­le­rin­den kur­tar­ma­la­rı­na se­bep çe­lik­ten bir ka­le hük­mü­ne ge­çe­ce­ği­ni rah­met ve İla­hi yar­dım­dan ümid edi­yo­ruz.”
Bu­ra­da­ki ehl-i dün­ya­nın bi­zi ko­nuş­mak­tan ve te­mas­tan en­gel­le­ri za­rar ver­mi­yor. Ta­vır di­li, söz­den da­ha kuv­vet­li ve te­sir­li ko­nu­şu­yor. Ma­dem hap­se gir­mek ter­bi­ye için­dir. Mil­le­ti se­vi­yor­lar ise, mah­pus­la­rı Ri­sa­le-i Nur ta­le­be­le­riy­le gö­rüş­tür­sün­ler; ta bir ay­da, bel­ki bir gün­de bir se­ne­den zi­ya­de ter­bi­ye al­sın­lar. Hem mil­le­te ve va­ta­na, hem ken­di is­tik­bal­le­ri­ne ve ahi­re­ti­ne men­fa­at­li bi­rer in­san ol­sun­lar.”24
Be­di­üz­za­man ba­zen de ha­pis­ha­ne­de­ki es­ki hü­küm­lü­le­re doğ­ru­dan ses­len­miş, on­la­rı Allah’ın yo­lu­na ça­ğır­mış ve bir­ta­kım kö­tü özel­lik­le­rin­den vaz­geç­me­le­ri­ni, mü­min­ler gi­bi da­ima af yo­lu­nu be­nim­se­me­le­ri­ni ha­tır­lat­mış­tır. Be­di­üz­za­man aşa­ğı­da yer ve­ri­len sö­zün­de hap­se gir­me­le­ri­nin hik­met­le­rin­den bi­ri­nin de bu mah­kum­la­rı Ri­sa­le-i Nur­lar­la eğit­mek ola­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­tir:
“Aziz Ye­ni Kar­deş­le­rim Ve Es­ki Mah­pus­lar!
Be­nim ke­sin ka­na­atim gel­miş ki; bu­ra­ya gir­me­mi­zin İla­hi yar­dım yö­nün­de bir ehem­mi­yet­li se­be­bi siz­si­niz. Ya­ni, Nur­lar te­sel­li­le­riy­le ve ima­nın ha­ki­kat­le­riy­le si­zi bu ha­pis mu­si­be­ti­nin sı­kın­tı­la­rın­dan ve dün­ye­vi çok za­rar­la­rın­dan ve bo­şu bo­şu­na gam ve hü­zün ile gi­den ha­ya­tı­nı­zı fay­da­sız­lık­tan, bo­şu­na za­yi ol­ma­sın­dan ve dün­ya­nı­zın ağ­la­ma­sı gi­bi ahi­re­ti­ni­zi ağ­la­mak­tan kur­ta­rıp tam bir te­sel­li si­ze ver­mek­tir. Ma­dem ha­ki­kat bu­dur. El­bet­te siz da­hi, De­niz­li mah­pus­la­rı ve Nur ta­le­be­le­ri gi­bi bir­bi­ri­ni­ze kar­deş ol­ma­nız la­zım­dır. Gö­rü­yor­su­nuz ki: Bir bı­çak içi­ni­ze gir­me­mek ve bir­bi­ri­ni­ze te­ca­vüz et­me­mek için dı­şa­rı­dan ge­len bü­tün eş­ya­nız ve ye­mek ve ek­me­ği­ni­zi ve çor­ba­nı­zı ka­rış­tı­rı­yor­lar. Si­ze sa­da­kat­la hiz­met eden gar­di­yan­lar çok zah­met çe­ki­yor­lar. Hem siz, be­ra­ber te­nef­fü­se çık­mı­yor­su­nuz. Gü­ya ca­na­var ve vah­şi gi­bi bir­bi­ri­ni­ze sal­dı­ra­cak­sı­nız. İş­te şim­di si­zin gi­bi fıt­ri kah­ra­man­lık da­ma­rı­nı ta­şı­yan ye­ni ar­ka­daş­lar, bu za­man­da ma­ne­vi bü­yük bir kah­ra­man­lık ile he­ye­te de­yi­niz ki: “De­ğil eli­mi­ze bı­çak, bel­ki mav­zer ve ro­vel­ver de ve­ril­se, hem emir de ve­ril­se, biz bu bi­ça­re ve bi­zim gi­bi mu­si­bet­ze­de ar­ka­daş­la­rı­mı­za do­kun­ma­ya­ca­ğız. Es­ki­den yüz düş­man­lık ve ada­ve­ti­miz da­hi ol­sa da, on­la­rı he­lal edip ha­tır­la­rı­nı kır­ma­ma­ğa ça­lı­şa­ca­ğı­mı­za, Kur’an’ın ve ima­nın ve İs­la­mi kar­deş­li­ğin ve ya­ra­rın em­riy­le ve ir­şa­dıy­la ka­rar ver­dik.” di­ye­rek, bu hap­si bir mü­ba­rek ders­ha­ne­ye çe­vi­ri­niz.”25
Be­di­üz­za­man mah­pus­la­ra “İş­te ey bu Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de be­nim ders ar­ka­daş­la­rım!” di­ye hi­tap ede­rek on­la­ra şöy­le tav­si­ye­ler­de bu­lun­muş­tur:
“Ma­dem ha­ki­kat bu­dur. Ve bu ha­ki­ka­ti Ri­sa­le-i Nur o de­re­ce kat’i ve gü­neş gi­bi is­bat et­miş ki; yir­mi se­ne­dir inat­çı­la­rın inad­la­rı­nı kı­rıp ima­na ge­ti­ri­yor. Biz da­hi hem dün­ya­mı­za, hem is­tik­ba­li­mi­ze, hem âhi­re­ti­mi­ze, hem va­ta­nı­mı­za, hem mil­le­ti­mi­ze tam men­fa­at­li ve ko­lay ve se­lâ­met­li olan iman ve is­ti­ka­met yo­lu­nu ta­kib edip, boş vak­ti­mi­zi sı­kın­tı­lı hül­ya­lar ye­rin­de Kur’an’dan bil­di­ği­miz su­re­le­ri oku­mak ve ma­na­la­rı­nı bil­di­ren ar­ka­daş­lar­dan öğ­ren­mek ve ka­za­ya kal­mış farz na­maz­la­rı­mı­zı ka­za et­mek ve bir­bi­ri­nin gü­zel huy­la­rın­dan is­ti­fa­de edip bu ha­pis­ha­ne­yi gü­zel huy­lu fi­dan­lar ye­tiş­ti­ren bir mü­ba­rek bah­çe­ye çe­vir­mek gi­bi sa­lih amel ile ha­pis­ha­ne mü­dür ve ala­ka­dar­la­rı, ca­ni ve ka­til­le­rin baş­la­rın­da ze­ba­ni gi­bi azap me­mur­la­rı de­ğil, bel­ki Med­re­se-i Yu­su­fi­ye’de cen­ne­te adam ye­tiş­tir­mek ve on­la­rın ter­bi­ye­si­ne ne­za­ret et­mek va­zi­fe­siy­le me­mur bi­rer dos­doğ­ru üs­tad ve bi­rer şef­kat­li reh­ber ol­ma­la­rı­na ça­lış­ma­lı­yız.” 26
Be­di­üz­za­man ha­pis­te bu­lu­nan­la­rın Ku­ran ah­la­kı­nı al­mak için eği­til­me­le­ri ge­rek­ti­ği­ni ha­pis­ha­ne mü­dü­rü­ne de ya­zı ile bil­dir­miş ve bu­nun için izin is­te­miş­tir. Çün­kü vic­dan­la­rı hiç ra­hat­sız ol­ma­dan suç iş­le­ye­bi­len bu in­san­la­rı ha­pis­ten son­ra suç iş­le­mek­ten alı­ko­ya­cak olan tek güç Allah kor­ku­su­dur. Allah’tan kor­kan, Allah’ı se­ven ve O’nun rı­za­sı­nı he­def­le­yen bir in­sa­nın Allah’ın hoş­lan­ma­ya­ca­ğı bir iş yap­ma­sı im­kan­sız­dır. Bu ger­çe­ğin far­kın­da olan Be­di­üz­za­man her ha­pis­ha­ne­si­ni bir med­re­se­ye çe­vir­miş ve bu med­re­se­ler­de yüz­ler­ce ki­şi­nin iman et­me­si­ne ve­si­le ol­muş­tur. Ta­le­be­le­ri de bu med­re­se­ler­de hem bir öğ­ren­ci hem de bi­rer öğ­ret­men gi­bi ol­muş­lar­dır.
İl­ginç­tir ki, ha­pis­ha­ne­dey­ken bi­le dev­le­te ve mil­le­te ha­yır ge­tir­mek için uğ­ra­şan, en zor ko­şul­lar al­tın­day­ken bi­le ra­ha­tı­nı ve çı­kar­la­rı­nı hi­çe sa­ya­rak, dev­le­te ve mil­le­te hiz­met için ge­ce­si­ni gün­dü­zü­ne ka­tan bu mü­ba­rek, sa­mi­mi ve dü­rüst in­sa­na ha­ya­tı­nın bir­çok dö­ne­min­de if­ti­ra­lar atıl­mış, hat­ta dev­le­te kar­şı bir in­san gi­bi ta­nı­tıl­mış­tır.
Unut­ma­mak ge­re­kir ki bu, ta­rih bo­yun­ca pek çok ih­las­lı Müs­lü­ma­nın kar­şı­laş­tı­ğı bir du­rum­dur. An­cak Allah da­ima her ola­yı mü­min­le­rin le­hi­ne çe­vir­miş ve in­kar­cı­la­rın mü­min­le­re za­rar ver­mek için uzat­tık­la­rı el­le­ri­ni bağ­la­mış­tır. On­lar­dan mü­min­le­re ge­len her tür­lü kö­tü­lü­ğün kar­şı­lı­ğı­nı da hem dün­ya­da hem de ahi­ret­te mis­liy­le ver­miş­tir. Zul­me ve çe­şit­li if­ti­ra­la­ra, sı­kın­tı­la­ra uğ­ra­yan sa­mi­mi kul­la­rı­nı da kur­tar­mış, dün­ya­da ve ahi­ret­te on­la­rı mad­di ve ma­ne­vi gü­zel­lik­ler­le ödül­len­dir­miş­tir.
Kuş­ku­suz ödü­lün en bü­yü­ğü, Allah’ın son­suz rah­me­ti ile mü­min­le­ri la­yık kıl­dı­ğı cen­ne­ti­dir.

HZ. YU­SUF MED­RE­SE­Sİ’NDE EĞİ­TEN
VE Ğİ­Tİ­LEN İS­LAM BÜ­YÜ­ĞÜ:
BE­Dİ­ÜZ­ZA­MAN SA­İD NUR­Sİ


Ki­tap bo­yun­ca be­lir­til­di­ği gi­bi ta­rih bo­yun­ca bir­çok Müs­lü­man, Allah yo­lun­da yap­tık­la­rı fay­da­lı ça­lış­ma­la­rın, Allah’ın tek ilah ol­du­ğu­nu an­lat­ma­la­rı­nın kar­şı­lı­ğın­da in­kar­cı ke­sim­ler ta­ra­fın­dan ha­pis­le ce­za­lan­dı­rıl­mış­tır. Ama on­la­rın ha­pis­te bu­lun­ma­la­rı­nın ne­de­ni bir suç iş­le­me­le­ri, ka­nun­la­ra kar­şı gel­me­le­ri de­ğil­dir. Müs­lü­man­la­rın gü­zel ah­la­kı in­san­lar ara­sın­da ha­kim kıl­ma­sın­dan ve do­la­yı­sıy­la ken­di kö­tü­lük­le­ri­nin or­ta­ya çı­ka­ca­ğın­dan, kö­tü­lük­ler­den el­de et­tik­le­ri çı­kar ve men­fa­at­le­rin yok ola­ca­ğın­dan kor­kan­lar, Müs­lü­man­la­ra hep if­ti­ra­lar at­mış­lar, hal­kı ve res­mi mer­ci­le­ri on­la­ra kar­şı kış­kırt­mış­lar­dır.
Ben­zer olay­lar Be­di­üz­za­man’ın ya­şa­mı bo­yun­ca da sık sık tek­rar­lan­mış­tır. Ken­di­si ve ta­le­be­le­ri Ku­ran ah­la­kı­nı an­lat­mak için ha­li­sa­ne bir ça­ba yü­rü­ten, mev­ki ve ma­kam hır­sı ol­ma­yan, si­ya­set­ten özel­lik­le uzak du­ran, iman­sız­lık akım­la­rı­na kar­şı in­san­la­rı Ku­ran’ın sun­du­ğu ba­rış ve hu­zur or­ta­mı­na da­vet eden, dev­le­tin bü­tün­lü­ğü­ne ve mil­li ve ma­ne­vi de­ğer­le­ri­ne za­rar ve­ren­le­re kar­şı mü­ca­de­le eden kim­se­ler ol­ma­la­rı­na rağ­men hep asıl­sız ve çir­kin if­ti­ra­lar­la it­ham edil­miş­ler­dir. Bu­nun so­nu­cun­da ise hak­la­rın­da so­ruş­tur­ma­lar baş­la­tıl­mış ve yıl­lar­ca ha­pis­te tu­tul­muş­lar­dır. Her de­fa­sın­da ise ak­lan­mış­lar ve hiç­bir suç­la­rı­nın ol­ma­dı­ğı gö­rül­müş­tür. An­cak bu es­na­da tu­tul­duk­la­rı ha­pis­ha­ne­ler on­lar için bi­rer Hz. Yu­suf Med­re­se­si ol­muş, ma­ne­vi de­re­ce­le­ri, sa­mi­mi­yet­le­ri, ka­rar­lı­lık­la­rı, bir­bir­le­ri­ne olan bağ­lı­lık­la­rı, ih­las­la­rı pe­kiş­miş, güç­len­miş­tir.
Be­di­üz­za­man’ın ma­ruz kal­dı­ğı uy­gu­la­ma­lar, ken­di­si­ne atı­lan if­ti­ra­lar Ku­ran ayet­le­ri­nin bi­rer te­cel­li­si­dir. Ha­ya­tı kı­sa­ca göz­den ge­çi­ril­di­ğin­de da­hi Ku­ran’da ak­ta­rı­lan ve sa­lih mü­min­le­rin kar­şı­laş­tık­la­rı olay­la­rın çok ben­zer­le­ri­ni ya­şa­dı­ğı ve bu olay­la­ra kar­şı Ku­ran’da ha­ber­le­ri ve­ri­len gü­zel ah­lak­lı mü­min­ler gi­bi dav­ran­dı­ğı açık­ça gö­rü­le­bi­lir. Bu ne­den­le Be­di­üz­za­man’ın ha­ya­tı­na kı­sa­ca bak­mak, bu­gü­ne ör­nek ol­ma­sı açı­sın­dan da fay­da­lı ola­cak­tır.

Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si’nin Ha­ya­tı:
Sa­id Nur­si ya­kın geç­mi­şi­miz­de ye­tiş­miş en bü­yük İs­lam alim­le­rin­den ve fi­kir adam­la­rın­dan­dır. 1873’te Bit­lis’in Hi­zan il­çe­si­ne bağ­lı Nurs kö­yün­de dün­ya­ya gel­miş, 1960’da Şan­lı­ur­fa’da öl­müş­tür.
Genç yaş­ta edin­di­ği di­ni ve po­zi­tif bi­lim­ler­de­ki de­rin bil­gi­si, dev­rin ilim çev­re­le­ri ta­ra­fın­dan ka­bul gör­müş, kü­çük yaş­tan iti­ba­ren dik­ka­ti çe­ken kes­kin ze­ka­sı, kuv­vet­li ha­fı­za­sı ve üs­tün ka­bi­li­yet­le­ri do­la­yı­sıy­la “ça­ğı­nın eş­siz gü­zel­li­ği” an­la­mı­na ge­len “Be­di­üz­za­man” la­ka­bıy­la anıl­ma­ya baş­lan­mış­tır.
Ku­ran ah­la­kı için hiç­bir hiz­met­ten ka­çın­ma­mış, bu yüz­den ma­son­la­rın ve din düş­man­la­rı­nın bir­çok suç­la­ma­sıy­la kar­şı­laş­mış, sü­rek­li bas­kı gör­müş­tür.
Do­ğu’nun en acil ih­ti­ya­cı ola­rak gör­dü­ğü eği­tim prob­le­mi­ni çöz­mek için din ve eği­tim bi­lim­le­ri­nin bir­lik­te oku­tu­la­bi­le­ce­ği ve Med­re­set-üz Zeh­ra is­mi­ni ver­di­ği bir üni­ver­si­te ku­rul­ma­sı­nı sağ­la­mak için 1907’de İs­tan­bul’a gel­miş­tir. De­rin bil­gi­siy­le bu­ra­da­ki ilim çev­re­si­ne de ken­di­ni çok kı­sa sü­re için­de ka­bul et­tir­miş, çe­şit­li ga­ze­te ve der­gi­ler­de ma­ka­le­ler ya­yın­lat­mış, hür­ri­yet ve meş­ru­ti­yet tar­tış­ma­la­rı­na ka­tıl­mış­tır. 1909’da 31 Mart olay­la­rın­da ya­tış­tı­rı­cı bir rol oy­na­mış, fa­kat hak­sız it­ham­lar­la sı­kı­yö­ne­tim mah­ke­me­si­ne çı­ka­rıl­mış ve so­nu­cun­da be­ra­at et­miş­tir.
Bu olay­dan son­ra tek­rar Do­ğu’ya dön­müş, I. Dün­ya Sa­va­şı’nda ta­le­be­le­riy­le mi­lis kuv­vet oluş­tur­muş­tur. Be­di­üz­za­man bü­yük ya­rar­lı­lık­lar gös­ter­di­ği I. Dün­ya Sa­va­şı’nda Rus­ya’da esir düş­müş­tür. Üç yıl sü­ren esa­ret ha­ya­tı­nın so­nun­da Si­bir­ya’da­ki esir kam­pın­dan ka­ça­rak Le­ning­rad, Var­şo­va, Vi­ya­na ve Sof­ya yo­luy­la İs­tan­bul’a gel­miş­tir.
İs­tan­bul’da dev­let bü­yük­le­ri ve ilim çev­re­le­ri ta­ra­fın­dan bü­yük bir il­giy­le kar­şı­lan­mış­tır. Dar-ül Hik­met-i İs­la­mi­ye aza­lı­ğı­na ta­yin edi­len Be­di­üz­za­man, bu­ra­dan al­dı­ğı ma­aş­la ken­di ki­tap­la­rı­nı bas­tı­ra­rak pa­ra­sız da­ğıt­mış­tır. İs­tan­bul’un iş­ga­li sı­ra­sın­da iş­gal­ci­le­rin ger­çek ni­yet­le­ri­ni or­ta­ya ko­yan Hu­tu­vat-ı Sit­te is­min­de uya­rı­cı bir bro­şür ha­zır­la­mış­tır. Dev­rin Şeyh-ül İs­lam’ına bas­kı ya­pa­rak alı­nan “Ana­do­lu’da­ki ha­re­ke­tin is­yan ol­du­ğu­na” da­ir fet­va­yı red­det­miş, mil­li mü­ca­de­le­yi sa­vun­muş ve des­tek ol­muş­tur. Bu ha­re­ket­le­ri Ana­do­lu’da ku­ru­lan Mil­let Mec­li­si’nin be­ğe­ni­si­ni ka­zan­mış ve An­ka­ra’ya da­vet edil­miş­tir.
1922’de An­ka­ra’ya gel­di­ğin­de dev­let me­ra­si­miy­le kar­şı­lan­mış­tır. Bu­ra­da ken­di­si­ne ya­pı­lan Şark Umu­mi Va­iz­li­ği, mil­let­ve­kil­li­ği ve Di­ya­net İş­le­ri Baş­kan­lı­ğı tek­lif­le­ri­ni red­det­miş­tir. Ba­zı mil­let­ve­kil­le­ri­nin İs­lam’a kar­şı olum­suz gö­rüş­ler ta­şı­dık­la­rı­nı gö­rün­ce 10 mad­de­lik bir be­yan­na­me­yi mec­lis kür­sü­sün­den sun­muş­tur.
Şeyh Sa­id is­ya­nı çık­tı­ğın­da, olay­la hiç­bir il­gi­si ol­ma­dı­ğı hal­de, Van’da in­zi­va­ya çe­kil­miş ol­du­ğu ma­ğa­ra­dan alı­na­rak Bur­dur’a ora­dan da Is­par­ta’nın Bar­la il­çe­si­ne gö­tü­rül­müş­tür. Top­lam bas­kı­sı 600.000’i bu­lan ki­tap­la­rı­nı bu­ra­da yaz­ma­ya baş­la­mış­tır. Öm­rü­nün so­nu­na ka­dar, yap­tı­ğı ça­lış­ma­lar­dan ra­hat­sız olan çev­re­ler ta­ra­fın­dan ezi­yet gör­müş, 1935’te Es­ki­şe­hir, 1943’te De­niz­li, 1947’de Af­yon ve 1952’de İs­tan­bul Mah­ke­me­le­ri­ne çı­ka­rıl­mış, Kas­ta­mo­nu ve Emir­dağ’da gö­ze­tim al­tın­da tu­tul­muş­tur. Ha­ya­tı­nın yak­la­şık 30 yı­lı­nı ha­pis­te ve­ya sür­gün­de ge­çir­miş, Ri­sa­le-i Nur Kül­li­ya­tı’nı bu zor şart­lar­da ta­mam­la­ma­ya ça­lış­mış­tır. As­rı­nın en gü­zel Ku­ran tef­si­ri olan Ri­sa­le-i Nur Kül­li­ya­tı’nı 1952’de ta­mam­la­mış­tır. Ri­sa­le-i Nur­lar 8 se­ne sü­ren Af­yon Mah­ke­me­le­ri so­nu­cun­da Di­ya­net İş­le­ri Da­nış­ma Ku­ru­lu ta­ra­fın­dan te­ker te­ker in­ce­le­ne­rek ima­ni ve İs­la­mi eser­ler ol­du­ğu ve ya­yın­lan­ma­sın­da her­han­gi bir sa­kın­ca ol­ma­dı­ğı­na ka­rar ve­ri­le­rek be­ra­at et­miş­tir. Be­ra­atın­dan son­ra Ri­sa­le-i Nur Kül­li­ya­tı Ad­nan Men­de­res’in ta­li­ma­tıy­la ha­re­ke­te ge­çen De­mok­rat Par­ti Is­par­ta Mil­let­ve­ki­li Tah­sin To­la ta­ra­fın­dan ye­ni harf­ler­le ba­sıl­mış­tır. Ku­ran yo­lun­da mü­ca­de­ley­le geç­miş olan 87 yıl­lık ha­ya­tı 1960’da Şan­lı­ur­fa’da so­na er­miş­tir.
Be­di­üz­za­man’ın ha­ya­tı­nın bü­yük bir bö­lü­mü­nün ha­pis­ha­ne­ler­de, sür­gün­de, gö­zal­tın­da geç­me­si onun ve ta­le­be­le­ri­nin inanç­la­rın­da ne ka­dar ka­rar­lı ve sa­bır­lı ol­duk­la­rı­nı gös­ter­miş­tir. Dev­le­tin ve mil­le­tin çı­kar­la­rı için hiz­met et­me­ye ken­di­le­ri­ni ada­mış ol­ma­la­rı­na rağ­men, ba­zı çev­re­ler­ce hep dev­le­te za­rar ver­me­ye ça­lış­mak­la suç­lan­mış­lar­dır. Bu çev­re­ler if­ti­ra­la­rı ile, da­ima dev­le­tin ve mil­le­tin ya­ra­rı­nı dü­şü­nen bu in­san­la­rı, hal­kın gö­zün­de za­rar­lı in­san­lar ola­rak gös­ter­me­yi ve on­la­rı kü­çük dü­şür­me­yi amaç­la­mış­lar­dır. Ör­ne­ğin, bu çev­re­ler sa­hip ol­duk­la­rı ya­yın or­gan­la­rı ve ben­ze­ri va­sı­ta­lar­la, Sa­id Nur­si ve ta­le­be­le­ri­ni giz­li ve di­ne da­ya­lı ce­mi­yet kur­mak, re­ji­me kar­şı çık­mak ve Cum­hu­ri­ye­t’in te­mel öl­çü­le­ri­ni yık­ma­ya dav­ran­mak­la suç­la­mış­lar­dır. Bu­nun üze­ri­ne tev­kif edi­le­rek Es­ki­şe­hir Ağır Ce­za Mah­ke­me­si’ne çı­ka­rıl­mak üze­re Sa­id Nur­si ile bir­lik­te 120 Nur ta­le­be­si, o dö­ne­min ba­zı ya­zar­la­rı­nın an­lat­tı­ğı­na gö­re, “san­ki ih­ti­lal çı­kar­mış­lar gi­bi kam­yon­lar­la el­le­ri ke­lep­çe­li ola­rak” Es­ki­şe­hir’e gö­tü­rül­müş­ler­dir.
Bu ara­da be­lirt­mek­te fay­da bu­lun­mak­ta­dır ki, tüm bu olay­lar es­na­sın­da Türk po­li­si ve Türk as­ke­ri da­ima vic­dan­lı dav­ran­mış, Be­di­üz­za­man’a ve Nur ta­le­be­le­ri­ne kar­şı sa­mi­mi ve an­la­yış­lı bir ta­vır gös­ter­miş­ler­dir. Ba­zı din­siz çev­re­le­rin kış­kırt­ma­la­rı ve ya­rat­tık­la­rı in­fi­al ne­de­niy­le on­lar gö­rev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek zo­run­da kal­mış­lar, ama hak­kın ya­nın­da ol­duk­la­rı­nı ifa­de et­mek­ten de çe­kin­me­miş­ler­dir. Ör­ne­ğin Be­di­üz­za­man ve 120 ta­le­be­si­ni Es­ki­şe­hir’e gö­tür­mek­le gö­rev­li as­ke­ri müf­re­ze­nin ku­man­da­nı ke­lep­çe­le­ri­ni çö­ze­rek iba­det­le­ri­ni ra­hat­ça ye­ri­ne ge­tir­me­le­ri için on­la­ra im­kan ta­nı­mış­tır.
Bir baş­ka önem­li İs­lam mü­te­fek­ki­ri olan Ne­cip Fa­zıl Kı­sa­kü­rek Son Dev­rin Din Maz­lum­la­rı isim­li ki­ta­bın­da Be­di­üz­za­man’ın ve Nur ta­le­be­le­ri­nin gö­zal­tı­na alın­ma­la­rı ile il­gi­li ola­rak şun­la­rı ifa­de et­mek­te­dir:
“Bas­kın­da Be­di­üz­za­man ve ta­le­be­le­ri­ne ait her­şey ele geç­ti­ği hal­de, or­ta­da it­ham me­da­rı ola­bi­le­cek hiç­bir şey yok­tur. Böy­ley­ken ken­di­si­ni be­ra­at et­tir­mi­yor­lar da idam­lık bir it­ha­mın te­sel­li mü­ka­fa­tı ha­lin­de, 15 ta­le­be­siy­le be­ra­ber hap­se mah­kum kı­lı­yor­lar… 105 ta­le­be de be­ra­at ka­ra­rı alı­yor.”27
Es­ki­şe­hir Mah­ke­me­si Be­di­üz­za­man’a, Ku­ran-ı Ke­rim’den ba­zı ayet­le­ri tef­sir et­ti­ği için 11 ay ha­pis ce­za­sı ver­miş­tir. Es­ki­şe­hir hap­si sı­ra­sın­da Be­di­üz­za­man ol­duk­ça zor gün­ler ge­çir­miş­tir. Onu ay­rı bir hüc­re­de tec­rit et­miş­ler ve tür­lü zor­luk­lar ya­şat­mış­lar­dır. Bu ha­pis sı­ra­sın­da Be­di­üz­za­man’a uy­gu­la­nan mu­ame­le­ler­den ba­zı ör­nek­ler çe­şit­li kay­nak­lar­da şöy­le ak­ta­rıl­mış­tır:
“120 ta­le­be­siy­le Es­ki­şe­hir ha­pis­ha­ne­sin­de bu­lu­nan Sa­id Nur­si tam bir tec­rid içe­ri­si­ne alı­na­rak, ken­di­si­ne ve ta­le­be­le­ri­ne çe­şit­li zu­lüm ve iş­ken­ce­ler ya­pı­lı­yor. Ta­le­be­le­rin­den Zü­be­yir Gün­dü­zalp’in an­lat­tı­ğı­na gö­re 12 gün ye­mek ve­ril­mi­yor.”28
“Za­ten bi­ze idam mah­ku­mu gö­züy­le ba­kı­yor­lar­dı. Hiç­bir zi­ya­ret­çi bı­rak­mı­yor­lar­dı. ‘Siz de idam ola­cak­sı­nız bun­lar­la ko­nu­şur­sa­nız’ di­yor­lar­dı. Ge­ce­le­ri pis­lik­ten, tah­ta ku­ru­la­rın­dan, ha­mam bö­cek­le­rin­den uyu­mak ka­bil de­ğil­di.”29
Es­ki­şe­hir Ha­pis­ha­ne­si’nden tah­li­ye olan Be­di­üz­za­man Kas­ta­mo­nu’da ka­ra­kol kar­şı­sın­da bir ev­de oda hap­si­ne alın­mış­tır. 8 se­ne son­ra ge­len De­niz­li Mah­ke­me­si 20 ay ha­pis ce­za­sı ver­miş, da­ha son­ra Be­di­üz­za­man Emir­dağ’a mec­bu­ri ika­me­te yol­lan­mış­tır.
Bü­tün bu olay­lar sı­ra­sın­da sa­yı­sız iş­ken­ce ve ezi­ye­te ma­ruz kal­mış, de­fa­lar­ca ze­hir­len­miş­tir. Son de­re­ce yaş­lı ve has­ta olan Be­di­üz­za­man, özel­lik­le so­ğuk, nem­li ve ha­va­sız hüc­re­ler­de tu­tul­muş­tur. Ha­pis­ha­ne gün­le­rin­de­ki ha­tı­ra­la­rı­nı Sa­id Nur­si şöy­le an­lat­mak­ta­dır:
“Pek ba­sit ba­ha­ne­ler­le kı­şın en şid­det­li so­ğuk gün­le­rin­de be­ni tu­tuk­la­ya­rak bü­yük ve ga­yet so­ğuk iki gün so­ba­sız bir ko­ğuş­ta tec­rid için­de hap­set­ti­ler. Hal­bu­ki ben kü­çük odam­da gün­de bir­kaç de­fa so­ba ya­kar­ken ve da­ima man­ga­lım­da ateş tu­tar­ken, za­fi­yet ve has­ta­lı­ğım­dan zor da­ya­na­bi­lir­dim.”30
Be­di­üz­za­man söz­le­ri­nin de­va­mın­da, ön­ce­ki bö­lüm­ler­de de bah­set­ti­ği­miz gi­bi, çek­ti­ği bu sı­kın­tı­la­rı ha­fif­le­ten te­sel­li­nin mah­kum­la­rın İs­lam’a gir­me­le­ri ol­du­ğu­nu söy­le­mek­te­dir.

Be­di­üz­za­man’a Ya­pı­lan Suç­la­ma­lar
Di­ni ve ma­ne­vi de­ğer­le­rin yay­gın­laş­ma­sın­dan hoş­nut ol­ma­yan çev­re­ler Sa­id Nur­si için de da­imi tak­tik­le­ri­ni uy­gu­la­mış­lar ve Be­di­üz­za­man’ın ha­yır­lı ça­lış­ma­la­rı­nı en­gel­le­mek için tüm hal­kı ve res­mi mer­ci­le­ri ona ve Nur ta­le­be­le­ri­ne kar­şı kış­kır­ta­cak şe­kil­de bir ka­ra­la­ma kam­pan­ya­sı­na baş­la­mış­lar­dır. Dö­ne­min mu­ha­lif ga­ze­te­le­ri Be­di­üz­za­man ve ta­le­be­le­ri aley­hin­de pro­pa­gan­da ve uy­dur­ma ya­zı­lar ya­yın­la­mış­lar­dır. Ba­zı şa­hıs­lar, ha­ya­li if­ti­ra se­nar­yo­la­rı için pa­ray­la tu­tul­muş­lar­dır. An­cak her de­fa­sın­da mah­ke­me­ler Be­di­üz­za­man’ı ve ar­ka­daş­la­rı­nı tüm bu suç­la­ma­lar­dan be­ra­at et­tir­miş, ço­cuk­la­rın da­hi an­la­ya­ca­ğı ba­sit ve ace­mi­ce if­ti­ra­la­ra te­ves­sül eden­ler ken­di­le­ri­ni ka­mu­oyu nez­din­de kü­çült­müş­ler­dir.
Bu çev­re­le­rin dü­zen­le­dik­le­ri if­ti­ra ve sal­dı­rı­lar in­ce­len­di­ğin­de he­men hep­si­nin ta­rih­te mü­min­le­rin kar­şı­laş­tık­la­rı if­ti­ra­la­rın bi­rer ben­ze­ri ol­duk­la­rı gö­rül­mek­te­dir. En baş­ta “di­ni is­tis­mar edi­yor” ol­mak üze­re, “çev­re­sin­de­ki­le­ri kan­dı­rı­yor”, “sap­kın­dır”, “de­li­dir”, “ona uyan­lar ca­hil ke­sim­dir” suç­la­ma­la­rı… Bun­lar Ku­ran’da de­fa­lar­ca dik­kat çe­ki­len, mü­min­le­re yö­nel­ti­len if­ti­ra ve suç­la­ma­lar­dan ba­zı­la­rı­dır.
Her mü­min Ku­ran’da­ki, “Biz han­gi ül­ke­ye bir uya­rı­cı kor­ku­tu­cu gön­der­dik­se, mut­la­ka ora­nın re­fah için­de şı­ma­ran ön­de ge­len­le­ri: ‘Ger­çek­ten biz, si­zin ken­di­siy­le gön­de­ril­di­ği­niz şe­yi ta­nı­mı­yo­ruz’ de­miş­ler­dir.” (Se­be Su­re­si, 34) aye­tin­de de be­lir­til­di­ği gi­bi kav­min ön­de ge­len­le­ri­nin tep­ki­siy­le kar­şı­laş­mış­tır ve kar­şı­la­şa­cak­tır. Bu, Allah’ın de­ğiş­me­yen bir ka­nu­nu­dur ve bu tep­ki­le­re ma­ruz kal­mak mü­min­le­rin doğ­ru yol­da ol­duk­la­rı­nın açık de­li­li­dir.
Ku­ran’ın yüz­ler­ce aye­tin­de an­la­tı­lan bu suç­la­ma ve sal­dı­rı­la­rın Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si ve ta­le­be­le­ri­nin ya­şam­la­rın­da da te­cel­li et­me­si, iz­le­dik­le­ri yo­lun doğ­ru ve ver­dik­le­ri mü­ca­de­le­nin et­ki­li ol­du­ğu­nun açık bir gös­ter­ge­si­dir. Bu olay­lar­la, Ku­ran ah­la­kı yo­lun­da mü­ca­de­le ve­ren bü­tün mü­min­ler kar­şı­la­şa­cak­lar­dır. Allah bu ger­çe­ği bir aye­tin­de şöy­le bil­di­rir:

Yok­sa siz­den ön­ce ge­lip ge­çen­le­rin ha­li, ba­şı­nı­za gel­me­den cen­ne­te gi­re­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız? (Ba­ka­ra Su­re­si, 214)

Çe­şit­li zor­luk­la­rın, zu­lüm­le­rin, suç­la­ma­la­rın geç­miş­te sa­lih mü­min­le­re ve pey­gam­ber­le­re de isa­bet et­miş ol­ma­sı kuş­ku­suz tüm Müs­lü­man­la­rın ib­ret­le üze­rin­de dü­şün­me­si ge­re­ken bir ko­nu­dur. İş­te bu ne­den­le Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si’ye ya­pı­lan sa­yı­sız ka­ra­la­ma ve sal­dı­rı­dan ve komp­lo­lar­dan, Ku­ran ayet­le­ri ile bir­lik­te ba­zı ör­nek­ler ver­mek tüm Müs­lü­man­lar için fay­da­lı ola­cak­tır.

Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si’ye Yö­nel­ti­len İf­ti­ra­lar:
Di­ni şah­si çı­kar­la­ra alet et­me if­ti­ra­sı
Be­di­üz­za­man’a yö­nel­ti­len en bü­yük suç­la­ma­lar­dan bi­ri, yü­rüt­tü­ğü fa­ali­yet­ler­den, mad­di ve ma­ne­vi çı­kar el­de et­mek, üs­tün­lük ya da pa­ra pe­şin­de koş­mak is­te­di­ği­ne yö­ne­lik if­ti­ra­dır. Dün­ya­dan hiç­bir bek­len­ti­si ol­ma­yan, hiç­bir ma­lı mül­kü bu­lun­ma­yan, ken­di de­yi­miy­le “ken­di­si­ni be­ğen­me­me­yi ken­di­si­ne mes­lek edi­nen” ve son de­re­ce mü­te­va­zi bir ha­yat ya­şa­yan Be­di­üz­za­man’a ta­le­be­le­rin­den pa­ra sız­dır­mak, li­der­lik hır­sı­nı tat­min et­mek gi­bi ba­sit if­ti­ra­lar atıl­mış­tır. Ayet­ler­de mü­min­le­rin bu tür if­ti­ra­la­ra uğ­ra­dık­la­rı­nı gö­rü­rüz:

Bu­nun üze­ri­ne, kav­min­den in­ka­ra sap­mış ön­de ge­len­ler de­di­ler ki: “Bu, si­zin ben­ze­ri­niz olan bir be­şer­den baş­ka­sı de­ğil­dir. Si­ze kar­şı üs­tün­lük el­de et­mek is­ti­yor… (Mü’mi­nun Su­re­si, 24)

On­lar: “Siz iki­niz, bi­zi ata­la­rı­mı­zı üze­rin­de bul­du­ğu­muz (yol)dan çe­vir­mek ve yer­yü­zün­de bü­yük­lük si­zin ol­sun di­ye mi bi­ze gel­di­niz? Biz, si­zin iki­ni­ze ina­na­cak de­ği­liz” de­di­ler. (Yu­nus Su­re­si, 78)

El­bet­te Sa­id Nur­si tüm Müs­lü­man­la­ra ör­nek olan ya­şa­mıy­la ve ge­ri­de bı­rak­tı­ğı eser­le­riy­le bu if­ti­ra­nın ta­ma­men asıl­sız ve uy­dur­ma ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­mış­tır.

Be­di­üz­za­man’a uyan­la­rın kü­çük gö­rül­me­si
Be­di­üz­za­man gi­bi bü­yük bir İs­lam ali­mi­ni din­le­yen, on­dan is­ti­fa­de et­me­ye ça­lı­şan ta­le­be­le­ri hak­kın­da da aleyh­te pro­pa­gan­da ya­pıl­mış­tır. Be­di­üz­za­man’ın ta­le­be­le­ri­ni saf­lık­la, akıl­sız­lık­la, kö­rü kö­rü­ne bağ­lı ol­mak­la suç­la­yan­lar, geç­miş­te ya­şa­yan in­kar­cı­lar­la ay­nı zih­ni­ye­ti ta­şı­dık­la­rı­nı gös­ter­miş­ler­dir. Ku­ran’da geç­miş­te ya­şa­mış in­kar­cı­la­rın da ken­di­le­ri­ni doğ­ru yo­la da­vet eden­le­re şöy­le söy­le­dik­le­ri bil­di­ri­lir:

Kav­min­den, ile­ri ge­len in­kar­cı­lar: “Biz se­ni yal­nız­ca bi­zim gi­bi bir be­şer­den baş­ka­sı gör­mü­yo­ruz; sa­na, sığ gö­rüş­lü olan en aşa­ğı­lık­la­rı­mız­dan baş­ka­sı­nın uy­du­ğu­nu gör­mü­yo­ruz ve si­zin bi­ze bir üs­tün­lü­ğü­nü­zü de gör­mü­yo­ruz. Ak­si­ne, biz si­zi ya­lan­cı­lar sa­nı­yo­ruz” de­di. (Hud Su­re­si, 27)

Ve Allah bu dün­ya ha­ya­tı­nın çe­ki­ci süs­le­ri­ne ka­na­rak din­den uzak­la­şan ve mü­min­le­ri “dü­şük akıl­lı” ola­rak ni­te­len­di­ren­le­re Ku­ran’da şöy­le bir kar­şı­lık ver­mek­te­dir:

Ve (yi­ne) ken­di­le­ri­ne: “İn­san­la­rın iman et­ti­ği gi­bi siz de iman edin” de­nil­di­ğin­de: “Dü­şük akıl­lı­la­rın iman et­ti­ği gi­bi mi iman ede­lim?” der­ler. Bi­lin ki, ger­çek­ten asıl dü­şük-akıl­lı­lar ken­di­le­ri­dir; ama bil­mez­ler. (Ba­ka­ra Su­re­si, 13)

De­li­lik if­ti­ra­sı
Ta­rih­te mü­min­le­re ya­pıl­mış olan sal­dı­rı­la­rın en önem­li­le­rin­den bi­ri­si “de­li­lik” if­ti­ra­sı­dır. İs­lam ah­la­kı­nın yay­gın­laş­ma­sı için mü­ca­de­le eden Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si de ay­nı suç­la­may­la bir­çok de­fa kar­şı­laş­mış­tır. Ku­ran’da, mü­min­le­re yö­nel­ti­len de­li­lik if­ti­ra­sı ba­zı ayet­ler­de şöy­le bil­di­ri­lir:

(Fi­ra­vun) De­di ki: “Şüp­he­siz si­ze gön­de­ril­miş bu­lu­nan el­çi­niz, ger­çek­ten bir de­li­dir.” (Şu­ara Su­re­si, 27)

Ken­di­le­rin­den ön­ce Nuh kav­mi de ya­lan­la­mış­tı; böy­le­ce ku­lu­muz (Nuh)u ya­lan­la­dı­lar ve: “De­li­dir” de­di­ler. O ‘bas­kı al­tı­na alı­nıp en­gel­len­miş­ti.’ (Ka­mer Su­re­si, 9)

Be­di­üz­za­man’ın ha­ya­tın­da bu ko­nu­da ya­şan­mış çok net bir ör­nek var­dır: 1908 yı­lın­da, di­ni ko­nu­lar­da tar­tış­tı­ğı için Yıl­dız As­ke­ri Mah­ke­me­si’ne sev­ke­dil­miş ve bu­ra­da iki Ya­hu­di, bir Rum, bir Er­me­ni ve bir Türk dok­tor­dan olu­şan he­yet ken­di­si­ne “ak­li den­ge­si bo­zuk” ra­po­ru ver­miş­tir. Da­ha son­ra sev­ke­dil­di­ği akıl has­ta­ne­sin­de­ki dok­tor ise Be­di­üz­za­man’ın ken­di­siy­le ko­nuş­ma­sı so­nu­cun­da “Bu adam­da de­li­lik var­sa, dün­ya­da akıl­lı yok­tur” de­miş­tir. 31
Be­di­üz­za­man bun­dan son­ra da söz ko­nu­su çev­re­le­rin et­ki­si al­tın­da bu­lu­nan ya­yın­lar­da sık sık de­li­lik suç­la­ma­sıy­la kar­şı­laş­mış­tır.
An­cak Be­di­üz­za­man’ın bü­yük bir mü­te­fek­kir ol­du­ğu­nu, ze­ka­sı­nı, ak­lı­nı, fe­ra­se­ti­ni, ba­si­re­ti­ni, sa­mi­mi­ye­ti­ni ona dost ve düş­man olan her­kes bil­mek­te­dir. Ar­ka­sın­da bı­rak­mış ol­du­ğu, iman ha­ki­kat­le­ri­ni ve Ku­ran’ın ger­çek­le­ri­ni sa­mi­mi ve akıl­cı bir üs­lup­la ele al­dı­ğı bü­yük ese­ri de onun ger­çek ka­rak­te­ri­nin gös­ter­ge­si­dir.

Çev­re­sin­de­ki­le­ri kan­dı­rıp, sap­tır­ma id­di­ası
Din­ ah­la­kın­dan uzak ki­şi­ler her za­man in­san­la­rı doğ­ru yo­la ça­ğı­ran, bu ko­nu­da ön­de gi­den ki­şi­le­ri di­ğer ina­nan­la­rı kan­dır­mak­la, ya­lan söy­le­ye­rek doğ­ru yol­dan ayır­mak­la suç­la­mış­lar­dır. Asıl doğ­ru yol­dan ay­rı­lan­lar ken­di­le­ri ol­duk­la­rı hal­de, Allah’ın in­dir­di­ği ki­ta­ba uyan­la­rı bu şe­kil­de suç­la­ma­la­rı, on­la­rın as­lın­da di­nin özü­ne kar­şı sa­vaş aç­tık­la­rı­nın da bir gös­ter­ge­si­dir. Ku­ran’da in­kar­cı­la­rın bu if­ti­ra­la­rı şöy­le bil­di­ri­lir:

De­di­ler ki: “Bun­lar her hal­de iki si­hir­baz­dır, si­zi si­hir­le­riy­le yur­du­nuz­dan sü­rüp-çı­kar­mak ve ör­nek ola­rak tut­tur­du­ğu­nuz yo­lu­nu­zu (di­ni­ni­zi) yok et­mek is­te­mek­te­dir­ler.” (Ta­ha Su­re­si, 63)

Sap­kın­lık if­ti­ra­sı
Be­di­üz­za­man’a kar­şı ya­pı­lan suç­la­ma­lar­dan bi­ri­si de onun İs­lam’ın dı­şın­da sap­kın bir inan­cı sa­vun­du­ğu şek­lin­de­dir. Be­di­üz­za­man’ın, Ku­ran ve Sün­net’e uy­ma­dı­ğı, ken­di­ne gö­re bir din uy­dur­du­ğu şek­lin­de­ki pro­vo­kas­yon­la­rın ama­cı, hal­kı ve ko­nu­yu ay­rın­tı­sıy­la bil­me­yen ba­zı din­dar çev­re­le­ri kış­kırt­mak­tır. Bu suç­la­ma­nın ay­nı­sı­nın geç­miş­te ya­şa­mış olan mü­min­le­re de yö­nel­til­di­ği Ku­ran ayet­le­rin­de şöy­le ha­ber ve­ril­mek­te­dir:

Kav­min ön­de ge­len­le­ri: “Ger­çek­te biz se­ni açık­ça bir ‘şa­şır­mış­lık ve sap­mış­lık’ için­de gö­rü­yo­ruz” de­di­ler. (Araf Su­re­si, 60)

Bu­nun için Be­di­üz­za­man’ın ba­zı tu­tum­la­rı kas­ten yan­lış yo­rum­la­na­rak aleyh­te pro­pa­gan­da için kul­la­nıl­mış­tır. Be­di­üz­za­man bir mek­tu­bun­da “Giz­li bir ko­mi­te­nin kış­kırt­ma­sıy­la ba­zı saf ho­ca­la­rın” ken­di aley­hin­de ko­nuş­tuk­la­rı­nı ve “Sa­id cu­ma ce­ma­ati­ne gel­mi­yor, sa­kal bı­rak­mı­yor” şek­lin­de ken­di­si­ni suç­la­dık­la­rı­nı bil­dir­mek­te­dir.32 Bu­na kar­şı­lık Be­di­üz­za­man, bu pro­vo­kas­yon tar­zın­da­ki id­di­ala­ra kar­şı­lık her za­man ge­rek­li açık­la­ma­lar yap­mış­tır ve suç­la­ma­la­rın asıl­sız­lı­ğı an­la­şıl­mış­tır.

Be­di­üz­za­man’a Ku­ru­lan Tu­zak­lar
Hak­kın­da komp­lo ve if­ti­ra­lar dü­zen­len­me­si

Nuh: “Rab­bim, ger­çek­ten on­lar ba­na is­yan et­ti­ler; mal ve ço­cuk­la­rı ken­di­si­ne zi­yan­dan baş­ka bir şe­yi art­tır­ma­yan kim­se­le­re uy­du­lar. Ve bü­yük bü­yük hi­le­li-dü­zen­ler kur­du­lar.” (Nuh Su­re­si, 21-22)

Nuh Pey­gam­be­rin de be­lirt­ti­ği gi­bi ta­rih bo­yun­ca, in­kar­cı­lar mü­min­le­ri dur­dur­mak için çe­şit­li yol­lar de­ne­miş­ler­dir. Komp­lo dü­zen­le­mek ve if­ti­ra at­mak bu­nun en be­lir­gin ör­nek­le­rin­den­dir. Be­di­üz­za­man da bu yön­tem­le sık sık kar­şı­laş­mış­tır.
Bu komp­lo­la­rın ör­nek­le­rin­den bi­ri Bi­lin­me­yen Ta­raf­la­rıy­la Be­di­üz­za­man Sa­id Nur­si ad­lı eser­de an­la­tıl­mak­ta­dır. Bu­na gö­re komp­lo­ya ka­tı­lan­lar­dan bi­ri bir iç­ki dük­ka­nın­da “Sa­id’in hiz­met­çi­si Sa­id’e ra­kı al­dı” di­ye ya­zar. Da­ha son­ra iç­ki dük­ka­nın­da­ki sar­hoş­la­ra ka­ğı­dı im­za­lat­ma­ya ça­lı­şır.33 Bu komp­lo­da amaç, Be­di­üz­za­man’ı asıl­sız if­ti­ra­lar­la suç­la­ya­rak, Müs­lü­man hal­kın gö­zün­de kü­çük dü­şür­mek, di­ni yön­den sa­mi­mi­yet­siz ol­du­ğu ima­jı­nı ya­rat­mak­tır.
Bu asıl­sız if­ti­ra­la­rın bir baş­ka ör­ne­ği­ni Be­di­üz­za­man bir mek­tu­bun­da an­lat­mak­ta­dır. Ken­di de­yi­miy­le “res­mi ma­ka­mı iş­gal eden bir adam Şey­tan’ın da­hi ak­lı­na gel­me­ye­cek bir if­ti­ra at­mış” ve ge­ce­le­ri Be­di­üz­za­man’ın sa­ba­ha ka­dar alem yap­tı­ğı­nı ve yi­ne Be­di­üz­za­man’ın ifa­de­siy­le “Ta­bak­lar­la bak­la­va­lar ye­nil­di­ği­ni, fa­hi­şe ve na­mus­suz­la­rın Be­di­üz­za­man’ın evi­ne gi­rip çık­tı­ğı­nı” şöy­le­miş­tir. Bu­na kar­şı­lık Be­di­üz­za­man şöy­le ce­vap ve­rir:
“Hal­bu­ki be­nim ka­pım ge­ce­le­yin dı­şar­dan ve içer­den ki­lit­liy­di ve sa­ba­ha ka­dar bir bek­çi o bed­bah­tın (if­ti­ra atan ada­mın) em­riy­le ka­pı­mı bek­li­yor­du.”34
Gö­rül­dü­ğü gi­bi bu ki­şi­ler, hal­kı Be­di­üz­za­man’dan so­ğut­mak için fu­huş­la, iç­kiy­le suç­la­ya­cak ka­dar sin­si tu­zak­lar ha­zır­la­mış­lar­dır. Fa­kat unut­ma­mak ge­re­kir ki Allah Ku­ran’da bu tarz tu­zak­la­rın ina­nan­la­ra bir za­rar ve­re­me­ye­ce­ği­ni ve her­şe­yin so­nu­cu­nun mü­min­le­rin hay­rı­na ola­ca­ğı­nı şöy­le müj­de­le­miş­tir:

On­lar­dan ön­ce­ki­ler de hi­le­li-dü­zen­ler kur­muş­lar­dı; fa­kat dü­zen ku­ru­cu­lu­ğun (ted­bir­le­rin, kar­şı­lık ver­me­le­rin) tü­mü Allah’a ait­tir. Her bir nef­sin ne ka­zan­dı­ğı­nı O bi­lir. Bu yur­dun so­nu ki­min­dir, in­kar eden­ler pek ya­kın­da bi­le­cek­ler­dir. (Rad Su­re­si, 42)

Be­di­üz­za­man da ken­di­si­ne yö­nel­ti­len tüm bu suç­la­ma­lar­dan te­miz­len­miş, bu asıl­sız if­ti­ra­la­rı atan­lar ise ken­di ken­di­le­ri­ni kü­çük dü­şür­müş­ler­dir.
Yur­dun­dan sü­rül­me­si

Kav­mi­nin ön­de ge­len­le­rin­den bü­yük­lük tas­la­yan­lar (müs­tek­bir­ler) de­di­ler ki: “Ey Şu­ayb, se­ni ve se­nin­le bir­lik­te iman eden­le­ri ya ül­ke­miz­den sü­rüp-çı­ka­ra­ca­ğız ve­ya mut­la­ka bi­zim di­ni­mi­ze ge­ri dö­ne­cek­si­niz.” (Şu­ayb:) “Biz is­te­me­sek de mi?” de­di. (Araf Su­re­si, 88)

De­di­ler ki: “Ey Lut, eğer (bu söy­le­dik­le­ri­ne) bir son ver­me­ye­cek olur­san, ger­çek­ten (bur­dan) sü­rü­lüp çı­ka­rı­lan­lar­dan ola­cak­sın.” (Şu­ara Su­re­si, 167)

Allah yu­ka­rı­da­ki ayet­ler­de ol­du­ğu gi­bi bir­çok aye­tin­de mü­min­le­rin bu­lun­duk­la­rı yer­ler­den sü­rül­dük­le­ri­ni bil­dir­miş­tir. Be­di­üz­za­man’ın ha­ya­tın­da en çok kar­şı­laş­tı­ğı ce­za­lar­dan bi­ri­si de sür­gün­dür. Bu mü­ba­rek in­sa­nın ver­di­ği mü­ca­de­le­yi fik­ren sus­tu­ra­ma­yan ma­son­lar vs. gi­bi çe­şit­li çev­re­ler, ça­re­yi onu uzak yer­le­re sür­gün et­mek­te bul­muş­lar­dır. Be­di­üz­za­man sı­ra­sıy­la Bar­la’ya, Kas­ta­mo­nu’ya, Emir­dağ’a ve Is­par­ta’ya sü­rül­müş­tür.
Ka­sa­ba­lar­da, köy­ler­de, en üc­ra kö­şe­ler­de bin­bir sı­kın­tı için­de zor­la tu­tul­muş, kim­sey­le gö­rüş­me­me­si için, ki­mi za­man bu­lun­du­ğu kö­ye dı­şa­rı­dan gi­riş ya­sak­lan­mış­tır. Ölü­mün­den iki gün ön­ce çok has­ta iken gel­di­ği Ur­fa’dan bi­le sü­rül­mek is­ten­miş­tir. Öğ­ren­ci­le­ri­nin ve ba­zı vic­dan sa­hi­bi kim­se­le­rin ıs­rar­la­rı so­nu­cun­da son an­da sü­rül­mek­ten kur­tul­muş ve bu olay­dan son­ra ve­fat et­miş­tir.

Mü­na­fık­la­rın mu­sal­lat ol­ma­sı
Be­di­üz­za­man’ı ve ta­le­be­le­ri­ni dur­dur­mak için kul­la­nı­lan yön­tem­ler­den bi­ri­si de, bu ha­lis in­san­la­rın ara­sı­na iki yüz­lü ki­şi­le­rin so­kul­ma­sı­dır. Bu ki­şi­le­rin gö­re­vi Be­di­üz­za­man ve ta­le­be­le­riy­le il­gi­li ge­liş­me­le­ri din düş­man­la­rı­na bil­dir­mek ve da­ha son­ra bu çev­re­le­rin et­ki­si al­tın­da­ki ba­sın­da bu in­san­lar hak­kın­da aleyh­te ya­zı­lar çık­ma­sı­nı sağ­la­mak­tır.
Bu­nun ör­nek­le­rin­den bi­ri­si 1964 yı­lın­da Cum­hu­ri­yet’te ya­yın­la­nan “İnanç Sö­mü­rü­cü­le­ri” isim­li ya­zı di­zi­si­dir. Ken­di­si­ni din­dar ola­rak gös­te­rip, Nur ta­le­be­le­ri ara­sı­na sı­zan, de­fa­lar­ca Be­di­üz­za­man’ın ya­nın­da bu­lu­nan Yıl­maz Çe­ti­ner isim­li şa­hıs, da­ha son­ra bu mü­min top­lu­lu­ğu hak­kın­da akıl al­maz if­ti­ra­lar or­ta­ya at­mış­tır. Be­di­üz­za­man bir sö­zün­de ara­la­rı­na gi­ren bir ca­su­su şu şe­kil­de an­la­tır:
“Hem bir des­sas ca­sus adam, Ri­sa­le-i Nur ta­le­be­le­ri aley­hin­de ça­lı­şı­yor­du ki, on­la­rı hap­se at­tır­sın. Bir gün -ser­best ola­rak- “Ben bir ipu­cu bu­la­ma­dım ki, bun­la­rı hap­se sok­sam. Eğer bir ipu­cu bul­sam, on­la­rı hap­se so­ka­ca­ğım.” di­ye ilân et­ti­ği va­kit­ten iki gün son­ra bir iş ya­pıp, Ri­sa­le-i Nur ta­le­be­le­ri ye­rin­de, o adam iki se­ne hap­se gir­di.”35
Be­di­üz­za­man, ken­di­si­ne kar­şı dü­zen­le­nen bü­tün bu komp­lo, sal­dı­rı ve if­ti­ra­la­ra rağ­men yü­rüt­tü­ğü mü­ca­de­le­den hiç­bir ta­viz ver­me­miş­tir. Ona ya­pı­lan­lar ken­di­si­nin ve ta­le­be­le­ri­nin şev­ki­ni ve ka­rar­lı­lı­ğı­nı ar­tır­mak­tan baş­ka bir şe­ye ya­ra­ma­mış­tır. Ku­ran’da va­at edil­di­ği gi­bi in­kar eden­le­rin tu­zak­la­rı bo­şa çık­mış­tır. Allah in­kar­cı­la­rın tu­zak­la­rı­nın bo­şa çı­ka­ca­ğı­nı ayet­le­rin­de şöy­le bil­di­rir:
Ağız­la­rıy­la Allah’ın nu­ru­nu sön­dür­mek is­ti­yor­lar. Oy­sa ka­fir­ler is­te­me­se de Allah, Ken­di nu­ru­nu ta­mam­la­mak­tan baş­ka­sı­nı is­te­mi­yor. Müş­rik­ler is­te­me­se de O di­ni (İs­lam’ı) bü­tün din­le­re üs­tün kıl­mak için el­çi­si­ni hi­da­yet­le ve hak din­le gön­de­ren O’dur. (Tev­be Su­re­si, 32-33)

An­dol­sun, (pey­gam­ber ola­rak) gön­de­ri­len kul­la­rı­mı­za (şu) sö­zü­müz geç­miş­tir: Ger­çek­ten on­lar, mu­hak­kak nus­ret (yar­dım ve za­fer) bu­la­cak­lar­dır. (Saf­fat Su­re­si, 171-172)

Be­di­üz­za­man ta­rih bo­yun­ca Allah yo­lun­da zu­lüm gör­müş sa­mi­mi mü­min­ler­den bi­ri­dir. An­cak bi­lin­me­li­dir ki, bir mü­mi­nin ha­ya­tı bo­yun­ca kar­şı­laş­tı­ğı her zor­luk, her sı­kın­tı, işit­mek­ten hoş­lan­ma­yıp da işit­ti­ği her söz ve her if­ti­ra o mü­mi­nin hay­rı­na­dır. Mü­min tüm bun­la­ra sa­bır gös­te­rip, te­vek­kül et­tik­çe onun cen­net­te­ki me­ka­nı da­ha da ge­niş­ler, da­ha gü­zel­le­şir, ma­ka­mı da­ha da ar­tar. Dün­ya­da ise Allah mü­min­le­re üs­tün­lük va­at et­miş­tir. Bu ne­den­le in­kar­cı­lar ne ka­dar uğ­ra­şır­lar­sa uğ­raş­sın­lar yap­tık­la­rı bo­şa gi­der. Hat­ta on­la­ra ce­hen­nem aza­bı ola­rak ge­ri dö­ner.
Be­di­üz­za­man’ın ya­nı­sı­ra İmam-ı Azam, İmam-ı Ah­med, İbn-i Han­bel gi­bi İs­lam bü­yük­le­ri de baş­ta Hz. Yu­suf Med­re­se­si ol­mak üze­re bir­çok sı­kın­tı, iş­ken­ce ve zul­me ma­ruz kal­mış­lar, “tu­tuk­la­na­rak”, “sü­rü­le­rek”, “bas­kı al­tı­na alı­na­rak” en­gel­len­me­ye ça­lı­şıl­mış­lar­dır. Be­di­üz­za­man, Hz. Yu­suf Med­re­se­si’nde bu­lu­nan ve çe­şit­li zor­luk­la­ra gö­ğüs ge­ren İs­lam alim­le­ri için şöy­le der:
“Hem kal­bi­me gel­di ki, ma­dem İmam-ı A’zam gi­bi en bü­yük müç­te­hid­ler ha­pis çek­miş ve İmam-ı Ah­med ibn-i Han­bel gi­bi bir bü­yük mü­ca­hi­de, Kur’an’ın bir tek mes’ele­si için ha­pis­te pek çok azap ve­ril­miş. Ve şi­ka­yet et­me­ye­rek tam bir sa­bır ile se­bat edip o mes’ele­ler­de sü­kut et­me­miş. Ve pek çok imam­lar ve alim­ler, siz­ler­den pek­ çok zi­ya­de azap ve­ril­di­ği hal­de, tam bir sa­bır için­de şük­re­dip sar­sıl­ma­mış­lar. El­bet­te siz­ler, Ku­ran’ın bir­çok ha­ki­kat­le­ri için pek bü­yük se­vap ve ka­zanç al­dı­ğı­nız hal­de pek az zah­met çek­ti­ği­ni­ze bin­ler te­şek­kür et­mek bor­cu­nuz­dur.” 36
SO­NUÇ


Bu ki­tap­ta tüm ha­yat­la­rı bo­yun­ca Allah’ın rı­za­sı­nı, rah­me­ti­ni ve cen­ne­ti­ni uma­rak ya­şa­yan, bu uğur­da bir­çok zor­luk­la ve eza ile kar­şı­la­şan mü­min­le­rin üs­tün ah­lak­la­rın­dan söz edil­di. Ger­çek­ten de Ku­ran’da ha­ber­le­ri ve­ri­len pey­gam­ber­le­rin ve geç­miş­te ya­şa­mış olan sa­lih mü­min­le­rin ha­yat­la­rı­na bak­tı­ğı­mız­da hep zor­lu bir mü­ca­de­le, sü­rek­li bir ölüm ve­ya yurt­la­rın­dan ve ev­le­rin­den sü­rül­me teh­di­di, if­ti­ra­lar, suç­la­ma­lar ve alay­la kar­şı­la­şı­rız. Çün­kü on­lar Allah’ın em­ri­ne uy­muş­lar ve sa­de­ce di­n ah­la­kı­nı ken­di­le­ri ya­şa­ya­rak kal­ma­mış, im­kan­la­rı­nın ula­şa­bil­di­ği en son nok­ta­ya ka­dar in­san­la­ra di­ni ve gü­zel ah­la­kı an­lat­mış­lar­dır. Bu sa­mi­mi ve cid­di ça­ba­la­rı­nın so­nu­cun­da ise bir­çok in­sa­nın ima­nı­na ve­si­le ol­duk­la­rı gi­bi, da­ha çok­la­rı­nın da düş­man­lı­ğı­nı ka­zan­mış­lar ve dö­nem dö­nem zor­luk­lar­la do­lu bir ha­yat ya­şa­mış­lar­dır.
Bu zor­luk­la­ra gö­ğüs ge­re­me­yen­ler, pey­gam­ber­le­rin gös­ter­di­ği gü­zel ah­la­kı, sab­rı ve ha­mi­yet-i İs­la­mi­ye’yi gös­te­re­me­yen­ler ise “ge­ri­de ka­lan­lar”dan ol­muş­lar, dün­ya ha­ya­tı­na ra­zı ola­rak ahi­ret­le­ri­ni dün­ya için sat­mış­lar­dır.
An­cak unu­tul­ma­ma­sı ge­re­ken çok önem­li bir ger­çek var­dır: Allah tüm zor­luk­la­rı iyi­le­rin ve kö­tü­le­rin, te­miz­le­rin ve pis­le­rin, sa­mi­mi­le­rin ve sah­te­kar­la­rın, iman eden­le­rin ve din­siz­le­rin bir­bir­le­rin­den ayırt e­dil­me­le­ri için ya­ra­tır. Zor­luk­lar kar­şı­sın­da Allah’ın hoş­nut ola­ca­ğı gü­zel ah­la­kı gös­te­ren­ler Allah’ın dos­tu­dur­lar ve Allah dün­ya­da ve ahi­ret­te dost­la­rı­na yar­dı­mı­nı ve des­te­ği­ni müj­de­le­mek­te­dir. Allah’ın bir aye­tin­de bil­dir­di­ği gi­bi “her zor­luk­la bir­lik­te bir ko­lay­lık var­dır”.
Ku­ran’da bil­di­ri­len bu müj­de­nin ya­nı ­sı­ra, Allah, mü­min­le­re ku­ru­lan tu­zak­la­rı mut­la­ka bo­za­ca­ğı­nı, o tu­zak­la­rın sa­hip­le­ri­ni bü­yük bir boz­gu­na uğ­ra­ta­ca­ğı­nı, in­kar eden­le­rin mü­min­le­re hiç­bir şe­kil­de za­rar ve­re­me­ye­cek­le­ri­ni bil­dir­mek­te­dir. Bu­nun­la il­gi­li ayet­ler­den ba­zı­la­rı şöy­le­dir:

… Allah, ka­fir­le­re mü’min­le­rin aley­hin­de ke­sin­lik­le yol ver­mez. (Ni­sa Su­re­si, 141)

Ha­ni o in­kar eden­ler, se­ni tu­tuk­la­mak ya da öl­dür­mek ve­ya sür­gün et­mek ama­cıy­la, tu­zak ku­ru­yor­lar­dı. On­lar bu tu­za­ğı ta­sar­lı­yor­lar­ken, Allah da bir dü­zen (bir kar­şı­lık) ku­ru­yor­du. Allah, dü­zen ku­ru­cu­la­rın (tu­zak­la­rı­na kar­şı­lık ve­ren­le­rin) ha­yır­lı­sı­dır. (En­fal Su­re­si, 30)

Mü­min­le­rin ya­şa­dık­la­rı zor­luk­la­rın ar­dın­dan da­ima gü­zel­lik, ha­yır ve be­re­ket gel­miş­tir. Ör­ne­ğin Hz. Yu­suf ha­pis­ten çık­tı­ğın­da Mı­sır’ın ha­zi­ne­le­ri­ne yö­ne­ti­ci ola­rak ta­yin edil­miş­tir, Allah Hz. Nuh’u ve ina­nan­la­rı zul­me­den ka­vim­le­ri­ni he­lak et­tik­ten son­ra be­re­ket­li bir yer­de ko­nak­lat­mış­tır, Hz. Mu­sa’ya ve kav­mi­ne iş­ken­ce­ler­de bu­lu­na­rak on­la­rı yok et­mek için uğ­ra­şan Fi­ra­vun’un ken­di­si de­niz­de bo­ğu­la­rak yok ol­muş­tur. Pey­gam­be­ri­miz Hz. Mu­ham­med ise ken­di­si­ne ku­ru­lan tu­zak­lar­dan ve ölüm teh­dit­le­rin­den son­ra ina­nan­lar­la bir­lik­te hic­ret et­mek mec­bu­ri­ye­tin­de kal­mış­tır. An­cak ar­dın­dan Allah ken­di­si­ne ve mü­min­le­rin üze­ri­ne rah­me­ti­ni ve be­re­ke­ti­ni yay­mış, mü­min­ler bü­yük bir güç ka­za­na­rak kö­tü­le­rin it­ti­fa­kı­nı ye­nil­gi­ye uğ­rat­mış­lar­dır.
Allah, dün­ya­da her­ke­se yap­tı­ğı­nın kar­şı­lı­ğı­nı gös­te­re­cek­tir; sa­lih mü­min­le­ri de mut­la­ka üs­tün kı­la­cak­tır. An­cak asıl kar­şı­lık son­suz ve asıl ha­ya­tı­mız olan ahi­ret­te­dir. Her in­san, er ya da geç mut­la­ka bir gün öle­cek­tir. Her­kes hiç bek­le­me­di­ği bir an­da ölüm me­le­ği ile kar­şı­la­şa­cak ve iş­te o an, her in­san ger­çe­ği tüm çıp­lak­lı­ğı ile gö­re­cek­tir. Her­kes şun­dan emin ol­ma­lı­dır ki, dün­ya ha­ya­tı­na ra­zı olan­lar, zor­luk­lar­dan ka­çan­lar, ke­yif­le­ri­nin pe­şin­den gi­den­ler, ra­hat­la­rı­nı boz­mak­tan ka­çı­nan­lar, is­tek ve ar­zu­la­rı­nı Allah’ın rı­za­sı­na ter­cih eden­ler, ge­le­cek en­di­şe­si ile, hak­sız ye­re hap­se atıl­mak­tan ve­ya sü­rül­mek­ten kor­ka­rak din­le­ri­ni, iba­det­le­ri­ni terk eden­ler ölüm me­lek­le­ri­ni gör­dük­le­rin­de hiç de dün­ya ha­ya­tın­da ya­şa­dık­la­rı­na se­vi­ne­me­ye­cek­ler­dir. Bu in­san­lar­dan hiç­bi­ri, “İyi ki dün­ya ha­ya­tım­da yan ge­lip yat­mı­şım, dün­ya zevk­le­ri­nin pe­şin­de koş­mu­şum. Bun­lar da ya­nı­ma kar kal­dı” di­ye­me­ye­cek­tir. Di­ye­me­di­ği gi­bi, tüm bu yap­tık­la­rı on­da ta­ri­fi ve ge­ri çev­ril­me­si im­kan­sız bir piş­man­lı­ğa ne­den ola­cak, hiç­bir za­man his­set­me­di­ği ka­dar bü­yük bir yü­rek acı­sı ve ça­re­siz­lik his­si du­ya­cak­tır. Allah in­kar­cı­la­rın ahi­ret­te­ki piş­man­lık­la­rı­nı şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

Ate­şin üs­tün­de dur­du­rul­duk­la­rın­da on­la­rı bir gör­sen; der­ler ki: “Keş­ke (dün­ya­ya bir da­ha) ge­ri çev­ril­sey­dik de Rab­bi­mi­zin ayet­le­ri­ni ya­lan­la­ma­say­dık ve mü’min­ler­den ol­say­dık.” (Enam Su­re­si, 27)

Ki­ta­bı sol eli­ne ve­ri­len ise; o da, der ki: “Ba­na keş­ke ki­ta­bım ve­ril­me­sey­di. He­sa­bı­mı hiç bil­me­sey­dim. Keş­ke o (ölüm her­şe­yi) ke­sip bi­tir­sey­di. Ma­lım ba­na hiç­bir ya­rar sağ­la­ya­ma­dı.” Güç ve kud­re­tim yok olup git­ti.” (Hak­ka Su­re­si, 25-29)

Tüm ha­ya­tı­nı Allah için ya­şa­yan, Allah’ın rı­za­sın­dan vaz­geç­me­di­ği için ha­ya­tı­nın bü­yük bir bö­lü­mün­de zu­lüm gö­ren, zor­luk ya­şa­yan, hep öl­dü­rül­me teh­li­ke­si al­tın­da ka­lan, in­san­lar­dan in­ci­ti­ci ve alay­cı söz­ler işi­ten, if­ti­ra­la­ra uğ­ra­yan, hat­ta ha­pis ya­tan bir mü­min ise ölüm me­le­ği­ni gör­dü­ğün­de tüm ha­ya­tı bo­yun­ca ya­şa­dı­ğı zor­luk­lar için bü­yük bir se­vin­ce ka­pı­la­cak­tır. Hat­ta ki­tap bo­yun­ca an­lat­tı­ğı­mız gi­bi mü­min, zor­luk­lar­la kar­şı­laş­tı­ğı an­da da çok bü­yük bir se­vinç ve umut ya­şar; çün­kü tüm dün­ya­da­ki zor­luk­la­rın so­nu­nun ha­yır ol­du­ğu­nu, Allah’ın mut­lak bir ko­lay­lık ve üs­tün­lük ve­re­ce­ği­ni bi­lir. Üs­te­lik bu­ra­da ya­şa­dı­ğı zor­luk­la­rın ahi­ret­te de bir gü­zel­lik ve kat kat ar­tı­rıl­mış ni­met­ler ola­rak kar­şı­sı­na çık­ma­sı­nı şid­det­le umar. Bu ne­den­le in­kar eden­ler, zor­luk anın­da mü­min­le­rin tav­rı­na şa­şı­rır, on­la­rın ne­şe­si­ne ve gü­cü­ne, ümit­var yak­la­şım­la­rı­na hay­ret eder­ler. Çün­kü on­lar mü­min­le­rin Allah’tan, on­la­rın um­ma­dı­ğı şey­le­ri um­duk­la­rı­nı bil­mez­ler.
Hz. Yu­suf Med­re­se­si, bu ne­den­le bir mü­min için hem ma­ne­vi bir eği­tim ye­ri hem de ahi­ret­te­ki gü­zel­lik­le­rin ka­pı­sı­nı açan bir im­ti­han ve­si­le­si­dir. Hz. Yu­suf Med­re­se­si’ne gi­ren mü­min, bu im­ti­ha­nın ha­yır­la so­nuç­lan­ma­sı­nı bek­le­di­ği ve cen­ne­ti bi­raz da­ha faz­la uma­bil­di­ği için bü­yük bir se­vinç du­yar.
Bu ki­tap­ta da söz edil­di­ği gi­bi mü­min­ler olay­la­ra in­kar­cı­la­rın kav­ra­ya­ma­dık­la­rı bir göz­le ba­kar ve olay­la­rın iç­ yü­zü­nü gö­re­bi­lir­ler. On­lar, zor­lu­ğun, eza­nın, en­gel­len­me­le­rin asıl an­la­mı­nı bi­len, ha­yat­la­rı­nı bu sır­ra gö­re ya­şa­yan in­san­lar­dır. Do­la­yı­sıy­la, Allah’a sa­mi­mi ola­rak iman eden, sa­de­ce Allah’tan kor­kup sa­kı­nan, Allah’ı se­ven, Allah’ı dost edi­nen, in­san­lar ara­sın­da dost­lu­ğun, sev­gi­nin, hoş­gö­rü­nün, ümit­var ol­ma­nın, iyim­ser­li­ğin, da­ya­nış­ma­nın, gü­zel ah­la­kın ya­yıl­ma­sı için gö­nül­den mü­ca­de­le ve­ren bir in­sa­nı, her­han­gi bir kö­tü­nün ve­ya fe­sat pe­şin­de­ki bir in­sa­nın dur­du­ra­bil­me­si ve­ya en­gel­le­ye­bil­me­si ke­sin­lik­le müm­kün de­ğil­dir.
İn­kar­cı­lar bil­me­li­dir­ler ki ne ya­par­lar­sa yap­sın­lar, tüm güç­le­ri­ni de top­la­sa­lar, bir­bir­le­ri­ne ar­ka da çık­sa­lar, dağ­la­rı ye­rin­den sar­sa­cak ka­dar kap­sam­lı tu­zak­lar da kur­sa­lar, on­lar mü­min­le­re hiç­bir za­rar ve­re­mez­ler. Hat­ta her kur­duk­la­rı tu­zak, at­tık­la­rı her if­ti­ra, söy­le­dik­le­ri her alay­cı söz mü­min­le­rin hem dün­ya­da­ki hem de cen­net­te­ki me­kan­la­rı­nın da­ha da gü­zel­le­şip zen­gin­leş­me­si­ne ve­si­le olur.
Bu sır­rı bi­len mü­min­le­re Allah Ku­ran’da şöy­le müj­de ve­rir:

Hiç şüp­he­siz Allah, mü’min­ler­den -kar­şı­lı­ğın­da on­la­ra mut­la­ka cen­ne­ti ver­mek üze­re- can­la­rı­nı ve mal­la­rı­nı sa­tın al­mış­tır… Al­lah’tan da­ha çok ah­di­ne ve­fa gös­te­re­cek olan kim­dir? Şu hal­de yap­tı­ğı­nız bu alış­ve­riş­ten do­la­yı se­vi­nip-müj­de­le­şi­niz. İş­te ‘bü­yük kur­tu­luş ve mut­lu­luk’ bu­dur. Tev­be eden­ler, iba­det eden­ler, hamd eden­ler, (İs­lam uğ­run­da) se­ya­hat eden­ler, rü­kû eden­ler, sec­de eden­ler, iyi­li­ği em­re­den­ler, kö­tü­lük­ten sa­kın­dı­ran­lar ve Allah’ın sı­nır­la­rı­nı ko­ru­yan­lar; sen (bü­tün) mü’min­le­ri müj­de­le. (Tev­be Su­re­si, 111-112)
DAR­WI­NİZM’İN ÇÖ­KÜ­ŞÜ


Dar­wi­nizm, ya­ni ev­rim te­ori­si, ya­ra­tı­lış ger­çe­ği­ni red­det­mek ama­cıy­la or­ta­ya atıl­mış, an­cak ba­şa­rı­lı ola­ma­mış bi­lim dı­şı bir saf­sa­ta­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Can­lı­lı­ğın, can­sız mad­de­ler­den te­sa­dü­fen oluş­tu­ğu­nu id­dia eden bu te­ori, ev­ren­de ve can­lı­lar­da çok mu­ci­ze­vi bir dü­zen bu­lun­du­ğu­nun bi­lim ta­ra­fın­dan is­pat edil­me­siy­le çü­rü­müş­tür. Böy­le­ce Allah’ın tüm ev­re­ni ve can­lı­la­rı ya­rat­mış ol­du­ğu ger­çe­ği, bi­lim ta­ra­fın­dan da ka­nıt­lan­mış­tır. Bu­gün ev­rim te­ori­si­ni ayak­ta tut­mak için dün­ya ça­pın­da yü­rü­tü­len pro­pa­gan­da, sa­de­ce bi­lim­sel ger­çek­le­rin çar­pı­tıl­ma­sı­na, ta­raf­lı yo­rum­lan­ma­sı­na, bi­lim gö­rün­tü­sü al­tın­da söy­le­nen ya­lan­la­ra ve ya­pı­lan sah­te­kar­lık­la­ra da­ya­lı­dır.
An­cak bu pro­pa­gan­da ger­çe­ği giz­le­ye­me­mek­te­dir. Ev­rim te­ori­si­nin bi­lim ta­ri­hin­de­ki en bü­yük ya­nıl­gı ol­du­ğu, son 20-30 yıl­dır bi­lim dün­ya­sın­da gi­de­rek da­ha yük­sek ses­le di­le ge­ti­ril­mek­te­dir. Özel­lik­le 1980’ler­den son­ra ya­pı­lan araş­tır­ma­lar, Dar­wi­nist id­di­ala­rın ta­ma­men yan­lış ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­muş ve bu ger­çek pek çok bi­lim ada­mı ta­ra­fın­dan di­le ge­ti­ril­miş­tir. Özel­lik­le ABD’de, bi­yo­lo­ji, bi­yo­kim­ya, pa­le­on­to­lo­ji gi­bi fark­lı alan­lar­dan ge­len çok sa­yı­da bi­lim ada­mı, Dar­wi­nizm’in ge­çer­siz­li­ği­ni gör­mek­te, can­lı­la­rın kö­ke­ni­ni ar­tık ya­ra­tı­lış ger­çe­ğiy­le açık­la­mak­ta­dır­lar.
Ev­rim te­ori­si­nin çö­kü­şü­nü ve ya­ra­tı­lı­şın de­lil­le­ri­ni di­ğer pek çok ça­lış­ma­mız­da bü­tün bi­lim­sel de­tay­la­rıy­la ele al­dık ve al­ma­ya de­vam edi­yo­ruz. An­cak ko­nu­yu, ta­şı­dı­ğı bü­yük önem ne­de­niy­le, bu­ra­da da özet­le­mek­te ya­rar var­dır.

Dar­win’i Yı­kan Zor­luk­lar
Ev­rim te­ori­si, ta­ri­hi es­ki Yu­nan’a ka­dar uza­nan bir öğ­re­ti ol­ma­sı­na kar­şın, kap­sam­lı ola­rak 19. yüz­yıl­da or­ta­ya atıl­dı. Te­ori­yi bi­lim dün­ya­sı­nın gün­de­mi­ne so­kan en önem­li ge­liş­me, Char­les Dar­win’in 1859 yı­lın­da ya­yın­la­nan Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bıy­dı. Dar­win bu ki­tap­ta dün­ya üze­rin­de­ki fark­lı can­lı tür­le­ri­ni Allah’ın ay­rı ay­rı ya­rat­tı­ğı ger­çe­ği­ne kar­şı çı­kı­yor­du. Dar­win’e gö­re, tüm tür­ler or­tak bir ata­dan ge­li­yor­lar­dı ve za­man için­de kü­çük de­ği­şim­ler­le fark­lı­laş­mış­lar­dı.
Dar­win’in te­ori­si, hiç­bir so­mut bi­lim­sel bul­gu­ya da­yan­mı­yor­du; ken­di­si­nin de ka­bul et­ti­ği gi­bi sa­de­ce bir “man­tık yü­rüt­me” idi. Hat­ta Dar­win’in ki­ta­bın­da­ki “Te­ori­nin Zor­luk­la­rı” baş­lık­lı uzun bö­lüm­de iti­raf et­ti­ği gi­bi, te­ori pek çok önem­li so­ru kar­şı­sın­da açık ve­ri­yor­du.
Dar­win, te­ori­si­nin önün­de­ki zor­luk­la­rın ge­li­şen bi­lim ta­ra­fın­dan aşı­la­ca­ğı­nı, ye­ni bi­lim­sel bul­gu­la­rın te­ori­si­ni güç­len­di­re­ce­ği­ni umu­yor­du. Bu­nu ki­ta­bın­da sık sık be­lirt­miş­ti. An­cak ge­li­şen bi­lim, Dar­win’in umut­la­rı­nın tam ak­si­ne, te­ori­nin te­mel id­di­ala­rı­nı bi­rer bi­rer da­ya­nak­sız bı­rak­mış­tır.
Dar­wi­nizm’in bi­lim kar­şı­sın­da­ki ye­nil­gi­si, üç te­mel baş­lık­ta in­ce­le­ne­bi­lir:
1) Te­ori, ha­ya­tın yer­yü­zün­de ilk kez na­sıl or­ta­ya çık­tı­ğı­nı as­la açık­la­ya­ma­mak­ta­dır.
2) Te­ori­nin öne sür­dü­ğü “ev­rim me­ka­niz­ma­la­rı”nın, ger­çek­te ev­rim­leş­ti­ri­ci bir et­ki­ye sa­hip ol­du­ğu­nu gös­te­ren hiç­bir bi­lim­sel bul­gu yok­tur.
3) Fo­sil ka­yıt­la­rı, ev­rim te­ori­si­nin ön­gö­rü­le­ri­nin tam ak­si­ne bir tab­lo or­ta­ya koy­mak­ta­dır.
Bu bö­lüm­de, bu üç te­mel baş­lı­ğı ana hat­la­rı ile in­ce­le­ye­ce­ğiz.

Aşı­la­ma­yan İlk Ba­sa­mak:
Ha­ya­tın Kö­ke­ni
Ev­rim te­ori­si, tüm can­lı tür­le­ri­nin, bun­dan yak­la­şık 3.8 mil­yar yıl ön­ce il­kel dün­ya­da or­ta­ya çı­kan tek bir can­lı hüc­re­den gel­dik­le­ri­ni id­dia et­mek­te­dir. Tek bir hüc­re­nin na­sıl olup da mil­yon­lar­ca komp­leks can­lı tü­rü­nü oluş­tur­du­ğu ve eğer ger­çek­ten bu tür bir ev­rim ger­çek­leş­miş­se ne­den bu­nun iz­le­ri­nin fo­sil ka­yıt­la­rın­da bu­lu­na­ma­dı­ğı, te­ori­nin açık­la­ya­ma­dı­ğı so­ru­lar­dan­dır. An­cak tüm bun­lar­dan ön­ce, id­dia edi­len ev­rim sü­re­ci­nin ilk ba­sa­ma­ğı üze­rin­de dur­mak ge­re­kir. Sö­zü edi­len o “ilk hüc­re” na­sıl or­ta­ya çık­mış­tır?
Ev­rim te­ori­si, ya­ra­tı­lı­şı red­det­ti­ği, hiç­bir do­ğa­üs­tü mü­da­ha­le­yi ka­bul et­me­di­ği için, o “ilk hüc­re”nin, hiç­bir ta­sa­rım, plan ve dü­zen­le­me ol­ma­dan, do­ğa ka­nun­la­rı için­de rast­lan­tı­sal ola­rak mey­da­na gel­di­ği­ni id­dia eder. Ya­ni te­ori­ye gö­re, can­sız mad­de te­sa­düf­ler so­nu­cun­da or­ta­ya can­lı bir hüc­re çı­kar­mış ol­ma­lı­dır. An­cak bu, bi­li­nen en te­mel bi­yo­lo­ji ka­nun­la­rı­na ay­kı­rı bir id­di­adır.

“Ha­yat Ha­yat­tan Ge­lir”
Dar­win, ki­ta­bın­da ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­sun­dan hiç söz et­me­miş­ti. Çün­kü onun dö­ne­min­de­ki il­kel bi­lim an­la­yı­şı, can­lı­la­rın çok ba­sit bir ya­pı­ya sa­hip ol­duk­la­rı­nı var­sa­yı­yor­du. Or­ta­çağ’dan be­ri ina­nı­lan “spon­ta­ne je­ne­ras­yon” ad­lı te­ori­ye gö­re, can­sız mad­de­le­rin te­sa­dü­fen bi­ra­ra­ya ge­lip, can­lı bir var­lık oluş­tu­ra­bi­le­cek­le­ri­ne ina­nı­lı­yor­du. Bu dö­nem­de bö­cek­le­rin ye­mek ar­tık­la­rın­dan, fa­re­le­rin de buğ­day­dan oluş­tu­ğu yay­gın bir dü­şün­cey­di. Bu­nu is­pat­la­mak için de il­ginç de­ney­ler ya­pıl­mış­tı. Kir­li bir pa­çav­ra­nın üze­ri­ne bi­raz buğ­day kon­muş ve bi­raz bek­len­di­ğin­de bu ka­rı­şım­dan fa­re­le­rin olu­şa­ca­ğı sa­nıl­mış­tı.
Et­le­rin kurt­lan­ma­sı da ha­ya­tın can­sız mad­de­ler­den tü­re­ye­bil­di­ği­ne bir de­lil sa­yı­lı­yor­du. Oy­sa da­ha son­ra an­la­şı­la­cak­tı ki, et­le­rin üze­rin­de­ki kurt­lar ken­di­lik­le­rin­den oluş­mu­yor­lar, si­nek­le­rin ge­ti­rip bı­rak­tık­la­rı göz­le gö­rül­me­yen lar­va­lar­dan çı­kı­yor­lar­dı.
Dar­win’in Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bı­nı yaz­dı­ğı dö­nem­de ise, bak­te­ri­le­rin can­sız mad­de­den olu­şa­bil­dik­le­ri inan­cı, bi­lim dün­ya­sın­da yay­gın bir ka­bul gö­rü­yor­du.
Oy­sa Dar­win’in ki­ta­bı­nın ya­yın­lan­ma­sın­dan beş yıl son­ra, ün­lü Fran­sız bi­yo­log Lo­uis Pas­te­ur, ev­ri­me te­mel oluş­tu­ran bu inan­cı ke­sin ola­rak çü­rüt­tü. Pas­te­ur yap­tı­ğı uzun ça­lış­ma ve de­ney­ler so­nu­cun­da var­dı­ğı so­nu­cu şöy­le özet­le­miş­ti:
“Can­sız mad­de­le­rin ha­yat oluş­tu­ra­bi­le­ce­ği id­di­ası ar­tık ke­sin ola­rak ta­ri­he gö­mül­müş­tür.” (Sid­ney Fox, Kla­us Do­se, Mo­le­cu­lar Evo­lu­ti­on and The Ori­gin of Li­fe, New York: Mar­cel Dek­ker, 1977, s. 2)
Ev­rim te­ori­si­nin sa­vu­nu­cu­la­rı, Pas­te­ur’ün bul­gu­la­rı­na kar­şı uzun sü­re di­ren­di­ler. An­cak ge­li­şen bi­lim, can­lı hüc­re­si­nin kar­ma­şık ya­pı­sı­nı or­ta­ya çı­kar­dık­ça, ha­ya­tın ken­di­li­ğin­den olu­şa­bi­le­ce­ği id­di­ası­nın ge­çer­siz­li­ği da­ha da açık ha­le gel­di.

20. Yüz­yıl­da­ki So­nuç­suz Ça­ba­lar
20. yüz­yıl­da ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­su­nu ele alan ilk ev­rim­ci, ün­lü Rus bi­yo­log Ale­xan­der Opa­rin ol­du. Opa­rin, 1930’lu yıl­lar­da or­ta­ya at­tı­ğı bir­ta­kım tez­ler­le, can­lı hüc­re­si­nin te­sa­dü­fen mey­da­na ge­le­bi­le­ce­ği­ni is­pat et­me­ye ça­lış­tı. An­cak bu ça­lış­ma­lar ba­şa­rı­sız­lık­la so­nuç­la­na­cak ve Opa­rin şu iti­ra­fı yap­mak zo­run­da ka­la­cak­tı:
“Ma­ale­sef hüc­re­nin kö­ke­ni, ev­rim te­ori­si­nin tü­mü­nü içi­ne alan en ka­ran­lık nok­ta­yı oluş­tur­mak­ta­dır.” (Ale­xan­der I. Opa­rin, Ori­gin of Li­fe, (1936) New York, Do­ver Pub­li­ca­ti­ons, 1953 (Rep­rint), s.196)
Opa­rin’in yo­lu­nu iz­le­yen ev­rim­ci­ler, ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­su­nu çö­zü­me ka­vuş­tu­ra­cak de­ney­ler yap­ma­ya ça­lış­tı­lar. Bu de­ney­le­rin en ün­lü­sü, Ame­ri­ka­lı kim­ya­cı Stan­ley Mil­ler ta­ra­fın­dan 1953 yı­lın­da dü­zen­len­di. Mil­ler, il­kel dün­ya at­mos­fe­rin­de ol­du­ğu­nu id­dia et­ti­ği gaz­la­rı bir de­ney dü­ze­ne­ğin­de bir­leş­ti­re­rek ve bu ka­rı­şı­ma ener­ji ek­le­ye­rek, pro­te­in­le­rin ya­pı­sın­da kul­la­nı­lan bir­kaç or­ga­nik mo­le­kül (ami­no­asit) sen­tez­le­di. O yıl­lar­da ev­rim adı­na önem­li bir aşa­ma gi­bi ta­nı­tı­lan bu de­ne­yin ge­çer­li ol­ma­dı­ğı ve de­ney­de kul­la­nı­lan at­mos­fe­rin ger­çek dün­ya ko­şul­la­rın­dan çok fark­lı ol­du­ğu, iler­le­yen yıl­lar­da or­ta­ya çı­ka­cak­tı. (“New Evi­den­ce on Evo­lu­ti­on of Early At­mosp­he­re and Li­fe”, Bul­le­tin of the Ame­ri­can Me­te­oro­lo­gi­cal So­ci­ety, c. 63, Ka­sım 1982, s. 1328-1330)
Uzun sü­ren bir ses­siz­lik­ten son­ra Mil­ler’in ken­di­si de kul­lan­dı­ğı at­mos­fer or­ta­mı­nın ger­çek­çi ol­ma­dı­ğı­nı iti­raf et­ti. (Stan­ley Mil­ler, Mo­le­cu­lar Evo­lu­ti­on of Li­fe: Cur­rent Sta­tus of the Pre­bi­otic Synthe­sis of Small Mo­le­cu­les, 1986, s. 7)
Ha­ya­tın kö­ke­ni so­ru­nu­nu açık­la­mak için 20. yüz­yıl bo­yun­ca yü­rü­tü­len tüm ev­rim­ci ça­ba­lar hep ba­şa­rı­sız­lık­la so­nuç­lan­dı. San Di­ego Scripps Ens­ti­tü­sü’nden ün­lü je­okim­ya­cı Jeff­rey Ba­da, ev­rim­ci Earth der­gi­sin­de 1998 yı­lın­da ya­yın­la­nan bir ma­ka­le­de bu ger­çe­ği şöy­le ka­bul eder:
Bu­gün, 20. yüz­yı­lı ge­ri­de bı­ra­kır­ken, ha­la, 20. yüz­yı­la gir­di­ği­miz­de sa­hip ol­du­ğu­muz en bü­yük çö­zül­me­miş prob­lem­le kar­şı kar­şı­ya­yız: Ha­yat yer­yü­zün­de na­sıl baş­la­dı? (Jeff­rey Ba­da, Earth, Şu­bat 1998, s. 40)

Ha­ya­tın Komp­leks Ya­pı­sı
Ev­rim te­ori­si­nin ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­sun­da bu den­li bü­yük bir aç­ma­za gir­me­si­nin baş­lı­ca ne­de­ni, en ba­sit sa­nı­lan can­lı ya­pı­la­rın bi­le ina­nıl­maz de­re­ce­de kar­ma­şık ya­pı­la­ra sa­hip ol­ma­sı­dır. Can­lı hüc­re­si, in­sa­noğ­lu­nun yap­tı­ğı bü­tün tek­no­lo­jik ürün­ler­den da­ha kar­ma­şık­tır. Öy­le ki bu­gün dün­ya­nın en ge­liş­miş la­bo­ra­tu­var­la­rın­da bi­le can­sız mad­de­ler bi­ra­ra­ya ge­ti­ri­le­rek can­lı bir hüc­re üre­ti­le­me­mek­te­dir.
Bir hüc­re­nin mey­da­na gel­me­si için ge­re­ken şart­lar, as­la rast­lan­tı­lar­la açık­la­na­ma­ya­cak ka­dar faz­la­dır. Hüc­re­nin en te­mel ya­pı ta­şı olan pro­te­in­le­rin rast­lan­tı­sal ola­rak sen­tez­len­me ih­ti­ma­li; 500 ami­no­asit­lik or­ta­la­ma bir pro­te­in için, 10950’de 1’dir. An­cak ma­te­ma­tik­te 1050’de 1’den kü­çük ola­sı­lık­lar pra­tik ola­rak “im­kan­sız” sa­yı­lır­.Hüc­re­nin çe­kir­de­ğin­de yer alan ve ge­ne­tik bil­gi­yi sak­la­yan DNA mo­le­kü­lü ise, ina­nıl­maz bir bil­gi ban­ka­sı­dır. İn­san DNA’sı­nın içer­di­ği bil­gi­nin, eğer ka­ğı­da dö­kül­me­ye kal­kıl­sa, 500’er say­fa­dan olu­şan 900 cilt­lik bir kü­tüp­ha­ne oluş­tu­ra­ca­ğı he­sap­lan­mak­ta­dır.
Bu nok­ta­da çok il­ginç bir iki­lem da­ha var­dır: DNA, yal­nız bir­ta­kım özel­leş­miş pro­te­in­le­rin (en­zim­le­rin) yar­dı­mı ile eş­le­ne­bi­lir. Ama bu en­zim­le­rin sen­te­zi de an­cak DNA’da­ki bil­gi­ler doğ­rul­tu­sun­da ger­çek­le­şir. Bir­bi­ri­ne ba­ğım­lı ol­duk­la­rın­dan, eş­le­me­nin mey­da­na ge­le­bil­me­si için iki­si­nin de ay­nı an­da var ol­ma­la­rı ge­re­kir. Bu ise, ha­ya­tın ken­di­li­ğin­den oluş­tu­ğu se­nar­yo­su­nu çık­ma­za sok­mak­ta­dır. San Di­ego Ca­li­for­nia Üni­ver­si­te­si’nden ün­lü ev­rim­ci Prof. Les­lie Or­gel, Sci­en­ti­fic Ame­ri­can der­gi­si­nin Ekim 1994 ta­rih­li sa­yı­sın­da bu ger­çe­ği şöy­le iti­raf eder:
Son de­re­ce komp­leks ya­pı­la­ra sa­hip olan pro­te­in­le­rin ve nük­le­ik asit­le­rin (RNA ve DNA) ay­nı yer­de ve ay­nı za­man­da rast­lan­tı­sal ola­rak oluş­ma­la­rı aşı­rı de­re­ce­de ih­ti­mal dı­şı­dır. Ama bun­la­rın bi­ri­si ol­ma­dan di­ğe­ri­ni el­de et­mek de müm­kün de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la in­san, ya­şa­mın kim­ya­sal yol­lar­la or­ta­ya çık­ma­sı­nın as­la müm­kün ol­ma­dı­ğı so­nu­cu­na var­mak zo­run­da kal­mak­ta­dır. (Les­lie E. Or­gel, The Ori­gin of Li­fe on Earth, Sci­en­ti­fic Ame­ri­can, c. 271, Ekim 1994, s. 78)
Kuş­ku­suz eğer ha­ya­tın do­ğal et­ken­ler­le or­ta­ya çık­ma­sı im­kan­sız ise, bu du­rum­da ha­ya­tın do­ğa­üs­tü bir bi­çim­de “ya­ra­tıl­dı­ğı­nı” ka­bul et­mek ge­re­kir. Bu ger­çek, en te­mel ama­cı ya­ra­tı­lı­şı red­det­mek olan ev­rim te­ori­si­ni açık­ça ge­çer­siz kıl­mak­ta­dır.

Ev­ri­min Ha­ya­li Me­ka­niz­ma­la­rı
Dar­win’in te­ori­si­ni ge­çer­siz kı­lan ikin­ci bü­yük nok­ta, te­ori­nin “ev­rim me­ka­niz­ma­la­rı” ola­rak öne sür­dü­ğü iki kav­ra­mın da ger­çek­te hiç­bir ev­rim­leş­ti­ri­ci gü­ce sa­hip ol­ma­dı­ğı­nın an­la­şıl­mış ol­ma­sı­dır. Dar­win, or­ta­ya at­tı­ğı ev­rim id­di­ası­nı ta­ma­men “do­ğal se­lek­si­yon” me­ka­niz­ma­sı­na bağ­la­mış­tı. Bu me­ka­niz­ma­ya ver­di­ği önem, ki­ta­bı­nın is­min­den de açık­ça an­la­şı­lı­yor­du: Tür­le­rin Kö­ke­ni, Do­ğal Se­lek­si­yon Yo­luy­la...
Do­ğal se­lek­si­yon, do­ğal seç­me de­mek­tir. Do­ğa­da­ki ya­şam mü­ca­de­le­si için­de, do­ğal şart­la­ra uy­gun ve güç­lü can­lı­la­rın ha­yat­ta ka­la­ca­ğı dü­şün­ce­si­ne da­ya­nır. Ör­ne­ğin yır­tı­cı hay­van­lar ta­ra­fın­dan teh­dit edi­len bir ge­yik sü­rü­sün­de, da­ha hız­lı ko­şa­bi­len ge­yik­ler ha­yat­ta ka­la­cak­tır. Böy­le­ce ge­yik sü­rü­sü, hız­lı ve güç­lü bi­rey­ler­den olu­şa­cak­tır. Ama el­bet­te bu me­ka­niz­ma, ge­yik­le­ri ev­rim­leş­tir­mez, on­la­rı baş­ka bir can­lı tü­rü­ne, ör­ne­ğin at­la­ra dö­nüş­tür­mez.
Do­la­yı­sıy­la do­ğal se­lek­si­yon me­ka­niz­ma­sı hiç­bir ev­rim­leş­ti­ri­ci gü­ce sa­hip de­ğil­dir. Dar­win de bu ger­çe­ğin far­kın­day­dı ve Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bın­da “Fay­da­lı de­ği­şik­lik­ler oluş­ma­dı­ğı sü­re­ce do­ğal se­lek­si­yon hiç­bir şey ya­pa­maz” de­mek zo­run­da kal­mış­tı. (Char­les Dar­win, The Ori­gin of Spe­ci­es: A Fac­si­mi­le of the First Edi­ti­on, Har­vard Uni­ver­sity Press, 1964, s. 189)

La­marck’ın Et­ki­si
Pe­ki bu “fay­da­lı de­ği­şik­lik­ler” na­sıl olu­şa­bi­lir­di? Dar­win, ken­di dö­ne­mi­nin il­kel bi­lim an­la­yı­şı için­de, bu so­ru­yu La­marck’a da­ya­na­rak ce­vap­la­ma­ya ça­lış­mış­tı. Dar­win’den ön­ce ya­şa­mış olan Fran­sız bi­yo­log La­marck’a gö­re, can­lı­lar ya­şam­la­rı sı­ra­sın­da ge­çir­dik­le­ri fi­zik­sel de­ği­şik­lik­le­ri son­ra­ki nes­le ak­ta­rı­yor­lar, ne­sil­den ne­si­le bi­ri­ken bu özel­lik­ler so­nu­cun­da ye­ni tür­ler or­ta­ya çı­kı­yor­du. Ör­ne­ğin La­marck’a gö­re zü­ra­fa­lar cey­lan­lar­dan tü­re­miş­ler­di, yük­sek ağaç­la­rın yap­rak­la­rı­nı ye­mek için ça­ba­lar­ken ne­sil­den ne­si­le bo­yun­la­rı uza­mış­tı.
Dar­win de ben­ze­ri ör­nek­ler ver­miş, ör­ne­ğin Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bın­da, yi­ye­cek bul­mak için su­ya gi­ren ba­zı ayı­la­rın za­man­la ba­li­na­la­ra dö­nüş­tü­ğü­nü id­dia et­miş­ti. (Char­les Dar­win, The Ori­gin of Spe­ci­es: A Fac­si­mi­le of the First Edi­ti­on, Har­vard Uni­ver­sity Press, 1964, s. 184)
Ama Men­del’in keş­fet­ti­ği ve 20.yüz­yıl­da ge­li­şen ge­ne­tik bi­li­miy­le ke­sin­le­şen ka­lı­tım ka­nun­la­rı, ka­za­nıl­mış özel­lik­le­rin son­ra­ki ne­sil­le­re ak­ta­rıl­ma­sı ef­sa­ne­si­ni ke­sin ola­rak yık­tı. Böy­le­ce do­ğal se­lek­si­yon “tek ba­şı­na” ve do­la­yı­sıy­la tü­müy­le et­ki­siz bir me­ka­niz­ma ola­rak kal­mış olu­yor­du.

Neo-Dar­wi­nizm ve Mu­tas­yon­lar
Dar­wi­nist­ler ise bu du­ru­ma bir çö­züm bu­la­bil­mek için 1930’la­rın son­la­rın­da, “Mo­dern Sen­te­tik Te­ori”yi ya da da­ha yay­gın is­miy­le neo-Dar­wi­nizm’i or­ta­ya at­tı­lar. Neo-Dar­wi­nizm, do­ğal se­lek­si­yo­nun ya­nı­na “fay­da­lı de­ği­şik­lik se­be­bi” ola­rak mu­tas­yon­la­rı, ya­ni can­lı­la­rın gen­le­rin­de rad­yas­yon gi­bi dış et­ki­ler ya da kop­ya­la­ma ha­ta­la­rı so­nu­cun­da olu­şan bo­zul­ma­la­rı ek­le­di.
Bu­gün de ha­la dün­ya­da ev­rim adı­na ge­çer­li­li­ği­ni ko­ru­yan mo­del neo-Dar­wi­nizm’dir. Te­ori, yer­yü­zün­de bu­lu­nan mil­yon­lar­ca can­lı tü­rü­nün, bu can­lı­la­rın, ku­lak, göz, ak­ci­ğer, ka­nat gi­bi sa­yı­sız komp­leks or­gan­la­rı­nın “mu­tas­yon­la­ra”, ya­ni ge­ne­tik bo­zuk­luk­la­ra da­ya­lı bir sü­reç so­nu­cun­da oluş­tu­ğu­nu id­dia et­mek­te­dir. Ama te­ori­yi ça­re­siz bı­ra­kan açık bir bi­lim­sel ger­çek var­dır: Mu­tas­yon­lar can­lı­la­rı ge­liş­tir­mez­ler, ak­si­ne her za­man için can­lı­la­ra za­rar ve­rir­ler.
Bu­nun ne­de­ni çok ba­sit­tir: DNA çok komp­leks bir dü­ze­ne sa­hip­tir. Bu mo­le­kül üze­rin­de olu­şan her­han­gi ras­tge­le bir et­ki an­cak za­rar ve­rir. Ame­ri­ka­lı ge­ne­tik­çi B. G. Ran­ga­nat­han bu­nu şöy­le açık­lar:
Mu­tas­yon­lar kü­çük, ras­ge­le ve za­rar­lı­dır­lar. Çok en­der ola­rak mey­da­na ge­lir­ler ve en iyi ih­ti­mal­le et­ki­siz­dir­ler. Bu üç özel­lik, mu­tas­yon­la­rın ev­rim­sel bir ge­liş­me mey­da­na ge­ti­re­me­ye­ce­ği­ni gös­te­rir. Za­ten yük­sek de­re­ce­de özel­leş­miş bir or­ga­niz­ma­da mey­da­na ge­le­bi­le­cek rast­lan­tı­sal bir de­ği­şim, ya et­ki­siz ola­cak­tır ya da za­rar­lı. Bir kol sa­atin­de mey­da­na ge­le­cek ras­ge­le bir de­ği­şim kol sa­ati­ni ge­liş­tir­me­ye­cek­tir. Ona bü­yük ih­ti­mal­le za­rar ve­re­cek ve­ya en iyi ih­ti­mal­le et­ki­siz ola­cak­tır. Bir dep­rem bir şeh­ri ge­liş­tir­mez, ona yı­kım ge­ti­rir. (B. G. Ran­ga­nat­han, Ori­gins?, Pennsyl­va­nia: The Ban­ner Of Truth Trust, 1988.)
Ni­te­kim bu­gü­ne ka­dar hiç­bir ya­rar­lı, ya­ni ge­ne­tik bil­gi­yi ge­liş­ti­ren mu­tas­yon ör­ne­ği göz­lem­len­me­di. Tüm mu­tas­yon­la­rın za­rar­lı ol­du­ğu gö­rül­dü. An­la­şıl­dı ki, ev­rim te­ori­si­nin “ev­rim me­ka­niz­ma­sı” ola­rak gös­ter­di­ği mu­tas­yon­lar, ger­çek­te can­lı­la­rı sa­de­ce tah­rip eden, sa­kat bı­ra­kan ge­ne­tik olay­lar­dır. (İn­san­lar­da mu­tas­yo­nun en sık gö­rü­len et­ki­si de kan­ser­dir.) El­bet­te tah­rip edi­ci bir me­ka­niz­ma “ev­rim me­ka­niz­ma­sı” ola­maz. Do­ğal se­lek­si­yon ise, Dar­win’in de ka­bul et­ti­ği gi­bi, “tek ba­şı­na hiç­bir şey ya­pa­maz.” Bu ger­çek biz­le­re do­ğa­da hiç­bir “ev­rim me­ka­niz­ma­sı” ol­ma­dı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir. Ev­rim me­ka­niz­ma­sı ol­ma­dı­ğı­na gö­re de, ev­rim de­nen ha­ya­li sü­reç ya­şan­mış ola­maz.

Fo­sil Ka­yıt­la­rı:
Ara Form­lar­dan Eser Yok
Ev­rim te­ori­si­nin id­dia et­ti­ği se­nar­yo­nun ya­şan­ma­mış ol­du­ğu­nun en açık gös­ter­ge­si ise fo­sil ka­yıt­la­rı­dır.
Ev­rim te­ori­si­ne gö­re bü­tün can­lı­lar bir­bir­le­rin­den tü­re­miş­ler­dir. Ön­ce­den var olan bir can­lı tü­rü, za­man­la bir di­ğe­ri­ne dö­nüş­müş ve bü­tün tür­ler bu şe­kil­de or­ta­ya çık­mış­lar­dır. Te­ori­ye gö­re bu dö­nü­şüm yüz mil­yon­lar­ca yıl sü­ren uzun bir za­man di­li­mi­ni kap­sa­mış ve ka­de­me ka­de­me iler­le­miş­tir.
Bu du­rum­da, id­dia edi­len uzun dö­nü­şüm sü­re­ci için­de sa­yı­sız “ara tür­ler”in oluş­muş ve ya­şa­mış ol­ma­la­rı ge­re­kir.
Ör­ne­ğin geç­miş­te, ba­lık özel­lik­le­ri­ni ta­şı­ma­la­rı­na rağ­men, bir yan­dan da ba­zı sü­rün­gen özel­lik­le­ri ka­zan­mış olan ya­rı ba­lık-ya­rı sü­rün­gen can­lı­lar ya­şa­mış ol­ma­lı­dır. Ya da sü­rün­gen özel­lik­le­ri­ni ta­şır­ken, bir yan­dan da ba­zı kuş özel­lik­le­ri ka­zan­mış sü­rün­gen-kuş­lar or­ta­ya çık­mış ol­ma­lı­dır. Bun­lar, bir ge­çiş sü­re­cin­de ol­duk­la­rı için de, sa­kat, ek­sik, ku­sur­lu can­lı­lar ol­ma­lı­dır. Ev­rim­ci­ler geç­miş­te ya­şa­mış ol­duk­la­rı­na inan­dık­la­rı bu te­orik ya­ra­tık­la­ra “ara-ge­çiş for­mu” adı­nı ve­rir­ler.
Eğer ger­çek­ten bu tür can­lı­lar geç­miş­te ya­şa­mış­lar­sa bun­la­rın sa­yı­la­rı­nın ve çe­şit­le­ri­nin mil­yon­lar­ca hat­ta mil­yar­lar­ca ol­ma­sı ge­re­kir. Ve bu ucu­be can­lı­la­rın ka­lın­tı­la­rı­na mut­la­ka fo­sil ka­yıt­la­rın­da rast­lan­ma­sı ge­re­kir. Dar­win, Tür­le­rin Kö­ke­ni’nde bu­nu şöy­le açık­la­mış­tır:
Eğer te­orim doğ­ruy­sa, tür­le­ri bir­bi­ri­ne bağ­la­yan sa­yı­sız ara-ge­çiş çe­şit­le­ri mut­la­ka ya­şa­mış ol­ma­lı­dır... Bun­la­rın ya­şa­mış ol­duk­la­rı­nın ka­nıt­la­rı da sa­de­ce fo­sil ka­lın­tı­la­rı ara­sın­da bu­lu­na­bi­lir. (Char­les Dar­win, The Ori­gin of Spe­ci­es: A Fac­si­mi­le of the First Edi­ti­on, Har­vard Uni­ver­sity Press, 1964, s. 179)

Dar­win’in Yı­kı­lan Umut­la­rı
An­cak 19. yüz­yı­lın or­ta­sın­dan bu ya­na dün­ya­nın dört bir ya­nın­da hum­ma­lı fo­sil araş­tır­ma­la­rı ya­pıl­dı­ğı hal­de bu ara ge­çiş form­la­rı­na rast­la­na­ma­mış­tır. Ya­pı­lan ka­zı­lar­da ve araş­tır­ma­lar­da el­de edi­len bü­tün bul­gu­lar, ev­rim­ci­le­rin bek­le­dik­le­ri­nin ak­si­ne, can­lı­la­rın yer­yü­zün­de bir­den­bi­re, ek­sik­siz ve ku­sur­suz bir bi­çim­de or­ta­ya çık­tık­la­rı­nı gös­ter­miş­tir.
Ün­lü İn­gi­liz pa­le­on­to­log (fo­sil bi­lim­ci) De­rek W. Ager, bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na kar­şın bu ger­çe­ği şöy­le iti­raf eder:
So­ru­nu­muz şu­dur: Fo­sil ka­yıt­la­rı­nı de­tay­lı ola­rak in­ce­le­di­ği­miz­de, tür­ler ya da sı­nıf­lar se­vi­ye­sin­de ol­sun, sü­rek­li ola­rak ay­nı ger­çek­le kar­şı­la­şı­rız; ka­de­me­li ev­rim­le ge­li­şen de­ğil, ani­den yer­yü­zün­de olu­şan grup­lar gö­rü­rüz. (De­rek A. Ager, “The Na­tu­re of the Fos­sil Re­cord”, Pro­ce­edings of the Bri­tish Ge­olo­gi­cal As­so­ci­ati­on, c. 87, 1976, s. 133)
Ya­ni fo­sil ka­yıt­la­rın­da, tüm can­lı tür­le­ri, ara­la­rın­da hiç­bir ge­çiş for­mu ol­ma­dan ek­sik­siz bi­çim­le­riy­le ani­den or­ta­ya çık­mak­ta­dır­lar. Bu, Dar­win’in ön­gö­rü­le­ri­nin tam ak­si­dir. Da­ha­sı, bu can­lı tür­le­ri­nin ya­ra­tıl­dık­la­rı­nı gös­te­ren çok güç­lü bir de­lil­dir. Çün­kü bir can­lı tü­rü­nün, ken­di­sin­den ev­rim­leş­ti­ği hiç­bir ata­sı ol­ma­dan, bir an­da ve ku­sur­suz ola­rak or­ta­ya çık­ma­sı­nın tek açık­la­ma­sı, o tü­rün ya­ra­tıl­mış ol­ma­sı­dır. Bu ger­çek, ün­lü ev­rim­ci Bi­yo­log Do­ug­las Fu­tuy­ma ta­ra­fın­dan da ka­bul edi­lir:
Ya­ra­tı­lış ve ev­rim, ya­şa­yan can­lı­la­rın kö­ke­ni hak­kın­da ya­pı­la­bi­le­cek ye­ga­ne iki açık­la­ma­dır. Can­lı­lar dün­ya üze­rin­de ya ta­ma­men mü­kem­mel ve ek­sik­siz bir bi­çim­de or­ta­ya çık­mış­lar­dır ya da böy­le ol­ma­mış­tır. Eğer böy­le ol­ma­dıy­sa, bir de­ği­şim sü­re­ci sa­ye­sin­de ken­di­le­rin­den ön­ce var olan ba­zı can­lı tür­le­rin­den ev­rim­le­şe­rek mey­da­na gel­miş ol­ma­lı­dır­lar. Ama eğer ek­sik­siz ve mü­kem­mel bir bi­çim­de or­ta­ya çık­mış­lar­sa, o hal­de son­suz güç sa­hi­bi bir akıl ta­ra­fın­dan ya­ra­tıl­mış ol­ma­la­rı ge­re­kir. (Do­ug­las J. Fu­tuy­ma, Sci­en­ce on Tri­al, New York: Pant­he­on Bo­oks, 1983. s. 197)
Fo­sil­ler ise, can­lı­la­rın yer­yü­zün­de ek­sik­siz ve mü­kem­mel bir bi­çim­de or­ta­ya çık­tık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Ya­ni “tür­le­rin kö­ke­ni”, Dar­win’in san­dı­ğı­nın ak­si­ne, ev­rim de­ğil ya­ra­tı­lış­tır.

İn­sa­nın Ev­ri­mi Ma­sa­lı
Ev­rim te­ori­si­ni sa­vu­nan­la­rın en çok gün­de­me ge­tir­dik­le­ri ko­nu, in­sa­nın kö­ke­ni ko­nu­su­dur. Bu ko­nu­da­ki Dar­wi­nist id­dia, bu­gün ya­şa­yan mo­dern in­sa­nın may­mun­su bir­ta­kım ya­ra­tık­lar­dan gel­di­ği­ni var­sa­yar. 4-5 mil­yon yıl ön­ce baş­la­dı­ğı var­sa­yı­lan bu sü­reç­te, mo­dern in­san ile ata­la­rı ara­sın­da ba­zı “ara form”la­rın ya­şa­dı­ğı id­dia edi­lir. Ger­çek­te tü­müy­le ha­ya­li olan bu se­nar­yo­da dört te­mel “ka­te­go­ri” sa­yı­lır:
1- Aust­ra­lo­pit­he­cus
2- Ho­mo ha­bi­lis
3- Ho­mo erec­tus
4- Ho­mo sa­pi­ens
Ev­rim­ci­ler, in­san­la­rın söz­de ilk may­mun­su ata­la­rı­na “gü­ney may­mu­nu” an­la­mı­na ge­len “Aust­ra­lo­pit­he­cus” is­mi­ni ve­rir­ler. Bu can­lı­lar ger­çek­te so­yu tü­ken­miş bir may­mun tü­rün­den baş­ka bir şey de­ğil­dir. Lord Solly Zuc­ker­man ve Prof. Char­les Ox­nard gi­bi İn­gil­te­re ve ABD’den dün­ya­ca ün­lü iki ana­to­mis­tin Aust­ra­lo­pit­he­cus ör­nek­le­ri üze­rin­de yap­tık­la­rı çok ge­niş kap­sam­lı ça­lış­ma­lar, bu can­lı­la­rın sa­de­ce so­yu tü­ken­miş bir may­mun tü­rü­ne ait ol­duk­la­rı­nı ve in­san­lar­la hiç­bir ben­zer­lik ta­şı­ma­dık­la­rı­nı gös­ter­miş­tir. (Solly Zuc­ker­man, Be­yond The Ivory To­wer, New York: Top­lin­ger Pub­li­ca­ti­ons, 1970, s. 75-94; Char­les E. Ox­nard, “The Pla­ce of Aust­ra­lo­pit­he­ci­nes in Hu­man Evo­lu­ti­on: Gro­unds for Do­ubt”, Na­tu­re, c. 258, s. 389)
Ev­rim­ci­ler in­san ev­ri­mi­nin bir son­ra­ki saf­ha­sı­nı da, “ho­mo” ya­ni in­san ola­rak sı­nıf­lan­dı­rır­lar. İd­di­aya gö­re ho­mo se­ri­sin­de­ki can­lı­lar, Aust­ra­lo­pit­he­cus­lar­‘dan da­ha ge­liş­miş­ler­dir. Ev­rim­ci­ler, bu fark­lı can­lı­la­ra ait fo­sil­le­ri ar­dı ar­dı­na di­ze­rek ha­ya­li bir ev­rim şe­ma­sı oluş­tu­rur­lar. Bu şe­ma ha­ya­li­dir, çün­kü ger­çek­te bu fark­lı sı­nıf­la­rın ara­sın­da ev­rim­sel bir iliş­ki ol­du­ğu as­la is­pat­la­na­ma­mış­tır. Ev­rim te­ori­si­nin 20. yüz­yıl­da­ki en önem­li sa­vu­nu­cu­la­rın­dan bi­ri olan Ernst Mayr, “Ho­mo sa­pi­ens’e uza­nan zin­cir ger­çek­te ka­yıp­tır” di­ye­rek bu­nu ka­bul eder. (J. Ren­nie, “Dar­win’s Cur­rent Bull­dog: Ernst Mayr”, Sci­en­ti­fic Ame­ri­can, Ara­lık 1992)
Ev­rim­ci­ler “Aust­ra­lo­pit­he­cus > Ho­mo ha­bi­lis > Ho­mo erec­tus > Ho­mo sa­pi­ens” sı­ra­la­ma­sı­nı ya­zar­ken, bu tür­le­rin her bi­ri­nin, bir son­ra­ki­nin ata­sı ol­du­ğu iz­le­ni­mi­ni ve­rir­ler. Oy­sa pa­le­oant­ro­po­log­la­rın son bul­gu­la­rı, Aust­ra­lo­pit­he­cus, Ho­mo ha­bi­lis ve Ho­mo erec­tus’un dün­ya’nın fark­lı böl­ge­le­rin­de ay­nı dö­nem­ler­de ya­şa­dık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. (Alan Wal­ker, Sci­en­ce, c. 207, 1980, s. 1103; A. J. Kel­so, Physi­cal Ant­ro­po­logy, 1. bas­kı, New York: J. B. Li­pin­cott Co., 1970, s. 221; M. D. Le­akey, Ol­du­vai Gor­ge, c. 3, Camb­rid­ge: Camb­rid­ge Uni­ver­sity Press, 1971, s. 272)
Da­ha­sı Ho­mo erec­tus sı­nıf­la­ma­sı­na ait in­san­la­rın bir bö­lü­mü çok mo­dern za­man­la­ra ka­dar ya­şa­mış­lar, Ho­mo sa­pi­ens ne­an­der­ta­len­sis ve Ho­mo sa­pi­ens sa­pi­ens (mo­dern in­san) ile ay­nı or­tam­da yan ya­na bu­lun­muş­lar­dır. (Ti­me, Ka­sım 1996)
Bu ise el­bet­te bu sı­nıf­la­rın bir­bir­le­ri­nin ata­la­rı ol­duk­la­rı id­di­ası­nın ge­çer­siz­li­ği­ni açık­ça or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Har­vard Üni­ver­si­te­si pa­le­on­to­log­la­rın­dan Step­hen Jay Go­uld, ken­di­si de bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na kar­şın, Dar­wi­nist te­ori­nin içi­ne gir­di­ği bu çık­ma­zı şöy­le açık­lar:
Eğer bir­bi­ri ile pa­ra­lel bir bi­çim­de ya­şa­yan üç fark­lı ho­mi­nid (in­sa­nım­sı) çiz­gi­si var­sa, o hal­de bi­zim soy ağa­cı­mı­za ne ol­du? Açık­tır ki, bun­la­rın bi­ri di­ğe­rin­den gel­miş ola­maz. Da­ha­sı, bi­ri di­ğe­riy­le kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da ev­rim­sel bir ge­liş­me tren­di gös­ter­me­mek­te­dir­ler. (S. J. Go­uld, Na­tu­ral His­tory, c. 85, 1976, s. 30)
Kı­sa­ca­sı, med­ya­da ya da ders ki­tap­la­rın­da yer alan ha­ya­li bir­ta­kım “ya­rı may­mun, ya­rı in­san” can­lı­la­rın çi­zim­le­riy­le, ya­ni sırf pro­pa­gan­da yo­luy­la ayak­ta tu­tul­ma­ya ça­lı­şı­lan in­sa­nın ev­ri­mi se­nar­yo­su, hiç­bir bi­lim­sel te­me­li ol­ma­yan bir ma­sal­dan iba­ret­tir.
Bu ko­nu­yu uzun yıl­lar in­ce­le­yen, özel­lik­le Aust­ra­lo­pit­he­cus fo­sil­le­ri üze­rin­de 15 yıl araş­tır­ma ya­pan İn­gil­te­re’nin en ün­lü ve say­gın bi­lim adam­la­rın­dan Lord Solly Zuc­ker­man, bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na rağ­men, or­ta­da may­mun­su can­lı­lar­dan in­sa­na uza­nan ger­çek bir soy ağa­cı ol­ma­dı­ğı so­nu­cu­na var­mış­tır.
Zuc­ker­man bir de il­ginç bir “bi­lim ska­la­sı” yap­mış­tır. Bi­lim­sel ola­rak ka­bul et­ti­ği bil­gi dal­la­rın­dan, bi­lim dı­şı ola­rak ka­bul et­ti­ği bil­gi dal­la­rı­na ka­dar bir yel­pa­ze oluş­tur­muş­tur. Zuc­ker­man’ın bu tab­lo­su­na gö­re en “bi­lim­sel” -ya­ni so­mut ve­ri­le­re da­ya­nan- bil­gi dal­la­rı kim­ya ve fi­zik­tir. Yel­pa­ze­de bun­lar­dan son­ra bi­yo­lo­ji bi­lim­le­ri, son­ra da sos­yal bi­lim­ler ge­lir. Yel­pa­ze­nin en ucun­da, ya­ni en “bi­lim dı­şı” sa­yı­lan kı­sım­da ise, Zuc­ker­man’a gö­re, te­le­pa­ti, al­tın­cı his gi­bi “du­yum öte­si al­gı­la­ma” kav­ram­la­rı ve bir de “in­sa­nın ev­ri­mi” var­dır! Zuc­ker­man, yel­pa­ze­nin bu ucu­nu şöy­le açık­lar:
Ob­jek­tif ger­çek­li­ğin ala­nın­dan çı­kıp da, bi­yo­lo­jik bi­lim ola­rak var­sa­yı­lan bu alan­la­ra -ya­ni du­yum öte­si al­gı­la­ma­ya ve in­sa­nın fo­sil ta­ri­hi­nin yo­rum­lan­ma­sı­na- gir­di­ği­miz­de, ev­rim te­ori­si­ne ina­nan bir kim­se için her­şe­yin müm­kün ol­du­ğu­nu gö­rü­rüz. Öy­le ki te­ori­le­ri­ne ke­sin­lik­le ina­nan bu kim­se­le­rin çe­liş­ki­li ba­zı yar­gı­la­rı ay­nı an­da ka­bul et­me­le­ri bi­le müm­kün­dür. (Solly Zuc­ker­man, Be­yond The Ivory To­wer, New York: Top­lin­ger Pub­li­ca­ti­ons, 1970, s. 19)
İş­te in­sa­nın ev­ri­mi ma­sa­lı da, te­ori­le­ri­ne kö­rü kö­rü­ne ina­nan bir­ta­kım in­san­la­rın bul­duk­la­rı ba­zı fo­sil­le­ri ön yar­gı­lı bir bi­çim­de yo­rum­la­ma­la­rın­dan iba­ret­tir.

Dar­win For­mü­lü!
Şim­di­ye ka­dar ele al­dı­ğı­mız tüm tek­nik de­lil­le­rin ya­nın­da, is­ter­se­niz ev­rim­ci­le­rin na­sıl saç­ma bir ina­nı­şa sa­hip ol­duk­la­rı­nı bir de ço­cuk­la­rın bi­le an­la­ya­bi­le­ce­ği ka­dar açık bir ör­nek­le özet­le­ye­lim.
Ev­rim te­ori­si can­lı­lı­ğın te­sa­dü­fen oluş­tu­ğu­nu id­dia et­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la bu id­di­aya gö­re can­sız ve şu­ur­suz atom­lar bi­ra­ra­ya ge­le­rek ön­ce hüc­re­yi oluş­tur­muş­lar­dır ve son­ra­sın­da ay­nı atom­lar bir şe­kil­de di­ğer can­lı­la­rı ve in­sa­nı mey­da­na ge­tir­miş­ler­dir. Şim­di dü­şü­ne­lim; can­lı­lı­ğın ya­pı­ta­şı olan kar­bon, fos­for, azot, po­tas­yum gi­bi ele­ment­le­ri bi­ra­ra­ya ge­tir­di­ği­miz­de bir yı­ğın olu­şur. Bu atom yı­ğı­nı, han­gi iş­lem­den ge­çi­ri­lir­se ge­çi­ril­sin, tek bir can­lı oluş­tu­ra­maz. İs­ter­se­niz bu ko­nu­da bir “de­ney” ta­sar­la­ya­lım ve ev­rim­ci­le­rin as­lın­da sa­vun­duk­la­rı, ama yük­sek ses­le di­le ge­ti­re­me­dik­le­ri id­di­ayı on­lar adı­na “Dar­win For­mü­lü” adıy­la in­ce­le­ye­lim:
Ev­rim­ci­ler, çok sa­yı­da bü­yük va­ri­lin içi­ne can­lı­lı­ğın ya­pı­sın­da bu­lu­nan fos­for, azot, kar­bon, ok­si­jen, de­mir, mag­nez­yum gi­bi ele­ment­ler­den bol mik­tar­da koy­sun­lar. Hat­ta nor­mal şart­lar­da bu­lun­ma­yan an­cak bu ka­rı­şı­mın için­de bu­lun­ma­sı­nı ge­rek­li gör­dük­le­ri mal­ze­me­le­ri de bu va­ril­le­re ek­le­sin­ler. Ka­rı­şım­la­rın içi­ne, is­te­dik­le­ri ka­dar ami­no asit, is­te­dik­le­ri ka­dar da (bir te­ki­nin bi­le rast­lan­tı­sal oluş­ma ih­ti­ma­li 10-950 olan) pro­te­in dol­dur­sun­lar. Bu ka­rı­şım­la­ra is­te­dik­le­ri oran­da ısı ve nem ver­sin­ler. Bun­la­rı is­te­dik­le­ri ge­liş­miş ci­haz­lar­la ka­rış­tır­sın­lar. Va­ril­le­rin ba­şı­na da dün­ya­nın ön­de ge­len bi­lim adam­la­rı­nı koy­sun­lar. Bu uz­man­lar ba­ba­dan oğu­la, ku­şak­tan ku­şa­ğa ak­ta­ra­rak nö­bet­le­şe mil­yar­lar­ca, hat­ta tril­yon­lar­ca se­ne sü­rek­li va­ril­le­rin ba­şın­da bek­le­sin­ler. Bir can­lı­nın oluş­ma­sı için han­gi şart­la­rın var ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ne ina­nı­lı­yor­sa hep­si­ni kul­lan­mak ser­best ol­sun. An­cak, ne ya­par­lar­sa yap­sın­lar o va­ril­ler­den ke­sin­lik­le bir can­lı çı­ka­rta­maz­lar. Zü­ra­fa­la­rı, as­lan­la­rı, arı­la­rı, ka­nar­ya­la­rı, bül­bül­le­ri, pa­pa­ğan­la­rı, at­la­rı, yu­nus­la­rı, gül­le­ri, or­ki­de­le­ri, zam­bak­la­rı, ka­ran­fil­le­ri, muz­la­rı, por­ta­kal­la­rı, el­ma­la­rı, hur­ma­la­rı, do­ma­tes­le­ri, ka­vun­la­rı, kar­puz­la­rı, in­cir­le­ri, zey­tin­le­ri, üzüm­le­ri, şef­ta­li­le­ri, ta­vus kuş­la­rı­nı, sü­lün­le­ri, renk renk ke­le­bek­le­ri ve bun­lar gi­bi mil­yon­lar­ca can­lı tü­rün­den hiç­bi­ri­ni oluş­tu­ra­maz­lar. De­ğil bu­ra­da bir­ka­çı­nı say­dı­ğı­mız bu can­lı var­lık­la­rı, bun­la­rın tek bir hüc­re­si­ni bi­le el­de ede­mez­ler.
Kı­sa­ca­sı, bi­linç­siz atom­lar bi­ra­ra­ya ge­le­rek hüc­re­yi oluş­tu­ra­maz­lar. Son­ra ye­ni bir ka­rar ve­re­rek bir hüc­re­yi iki­ye bö­lüp, son­ra art ar­da baş­ka ka­rar­lar alıp, elekt­ron mik­ros­ko­bu­nu bu­lan, son­ra ken­di hüc­re ya­pı­sı­nı bu mik­ros­kop al­tın­da iz­le­yen pro­fe­sör­le­ri oluş­tu­ra­maz­lar. Mad­de, an­cak Allah’ın üs­tün ya­rat­ma­sıy­la ha­yat bu­lur.
Bu­nun ak­si­ni id­dia eden ev­rim te­ori­si ise, ak­la ta­ma­men ay­kı­rı bir saf­sa­ta­dır. Ev­rim­ci­le­rin or­ta­ya at­tı­ğı id­di­alar üze­rin­de bi­raz bi­le dü­şün­mek, üst­te­ki ör­nek­te ol­du­ğu gi­bi, bu ger­çe­ği açık­ça gös­te­rir.

Göz ve Ku­lak­ta­ki Tek­no­lo­ji
Ev­rim te­ori­si­nin ke­sin­lik­le açık­la­ma ge­ti­re­me­ye­ce­ği bir di­ğer ko­nu ise göz ve ku­lak­ta­ki üs­tün al­gı­la­ma ka­li­te­si­dir.
Göz­le il­gi­li ko­nu­ya geç­me­den ön­ce “Na­sıl gö­rü­rüz?” so­ru­su­na kı­sa­ca ce­vap ve­re­lim. Bir ci­sim­den ge­len ışın­lar, göz­de re­ti­na­ya ters ola­rak dü­şer. Bu ışın­lar, bu­ra­da­ki hüc­re­ler ta­ra­fın­dan elekt­rik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­rü­lür ve bey­nin ar­ka kıs­mın­da­ki gör­me mer­ke­zi de­ni­len kü­çü­cük bir nok­ta­ya ula­şır. Bu elekt­rik sin­yal­le­ri bir di­zi iş­lem­den son­ra be­yin­de­ki bu mer­kez­de gö­rün­tü ola­rak al­gı­la­nır. Bu bil­gi­den son­ra şim­di dü­şü­ne­lim:
Be­yin ışı­ğa ka­pa­lı­dır. Ya­ni bey­nin içi kap­ka­ran­lık­tır, ışık bey­nin bu­lun­du­ğu ye­re ka­dar gi­re­mez. Gö­rün­tü mer­ke­zi de­ni­len yer kap­ka­ran­lık, ışı­ğın as­la ulaş­ma­dı­ğı, bel­ki de hiç kar­şı­laş­ma­dı­ğı­nız ka­dar ka­ran­lık bir yer­dir. An­cak siz bu zi­fi­ri ka­ran­lık­ta ışık­lı, pı­rıl pı­rıl bir dün­ya­yı sey­ret­mek­te­si­niz.
Üs­te­lik bu o ka­dar net ve ka­li­te­li bir gö­rün­tü­dür ki 21. yüz­yıl tek­no­lo­ji­si bi­le her tür­lü im­ka­na rağ­men bu net­li­ği sağ­la­ya­ma­mış­tır. Ör­ne­ğin şu an­da oku­du­ğu­nuz ki­ta­ba, ki­ta­bı tu­tan el­le­ri­ni­ze ba­kın, son­ra ba­şı­nı­zı kal­dı­rın ve çev­re­ni­ze ba­kın. Şu an­da gör­dü­ğü­nüz net­lik­ ve ka­li­te­de­ki bu gö­rün­tü­yü baş­ka bir yer­de gör­dü­nüz mü? Bu ka­dar net bir gö­rün­tü­yü si­ze dün­ya­nın bir nu­ma­ra­lı te­le­viz­yon şir­ke­ti­nin üret­ti­ği en ge­liş­miş te­le­viz­yon ek­ra­nı da­hi ve­re­mez. 100 yıl­dır bin­ler­ce mü­hen­dis bu net­li­ğe ulaş­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır. Bu­nun için fab­ri­ka­lar, dev te­sis­ler ku­rul­mak­ta, araş­tır­ma­lar ya­pıl­mak­ta, plan­lar ve ta­sa­rım­lar ge­liş­ti­ril­mek­te­dir. Yi­ne bir TV ek­ra­nı­na ba­kın, bir de şu an­da eli­niz­de tut­tu­ğu­nuz bu ki­ta­ba. Ara­da bü­yük bir net­lik ve ka­li­te far­kı ol­du­ğu­nu gö­re­cek­si­niz. Üs­te­lik, TV ek­ra­nı si­ze iki bo­yut­lu bir gö­rün­tü gös­te­rir, oy­sa siz üç bo­yut­lu, de­rin­lik­li bir pers­pek­ti­fi iz­le­mek­te­si­niz.
Uzun yıl­lar­dır on­ bin­ler­ce mü­hen­dis üç bo­yut­lu TV yap­ma­ya, gö­zün gör­me ka­li­te­si­ne ulaş­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır­lar. Evet, üç bo­yut­lu bir te­le­viz­yon sis­te­mi ya­pa­bil­di­ler ama onu da göz­lük tak­ma­dan üç bo­yut­lu gör­mek müm­kün de­ğil, kal­dı ki bu su­ni bir üç bo­yut­tur. Ar­ka ta­raf da­ha bu­la­nık, ön ta­raf ise ka­ğıt­tan de­kor gi­bi du­rur. Hiç­bir za­man gö­zün gör­dü­ğü ka­dar net ve ka­li­te­li bir gö­rün­tü oluş­maz. Ka­me­ra­da da, te­le­viz­yon­da da mut­la­ka gö­rün­tü kay­bı mey­da­na ge­lir.
İş­te ev­rim­ci­ler, bu ka­li­te­li ve net gö­rün­tü­yü oluş­tu­ran me­ka­niz­ma­nın te­sa­dü­fen oluş­tu­ğu­nu id­dia et­mek­te­dir­ler. Şim­di bi­ri si­ze, oda­nız­da du­ran te­le­viz­yon te­sa­düf­ler so­nu­cun­da oluş­tu, atom­lar bi­ra­ra­ya gel­di­ ve bu gö­rün­tü oluş­tu­ran ale­ti mey­da­na ge­tir­di­ de­se ne dü­şü­nür­sü­nüz? Bin­ler­ce ki­şi­nin bi­ra­ra­ya ge­lip ya­pa­ma­dı­ğı­nı şu­ur­suz atom­lar na­sıl yap­sın?
Gö­zün gör­dü­ğün­den da­ha il­kel olan bir gö­rün­tü­yü oluş­tu­ran alet te­sa­dü­fen olu­şa­mı­yor­sa, gö­zün ve gö­zün gör­dü­ğü gö­rün­tü­nün de te­sa­dü­fen olu­şa­ma­ya­ca­ğı çok açık­tır. Ay­nı du­rum ku­lak için de ge­çer­li­dir. Dış ku­lak, çev­re­de­ki ses­le­ri ku­lak kep­çe­si va­sı­ta­sıy­la top­la­yıp or­ta ku­la­ğa ile­tir; or­ta ku­lak al­dı­ğı ses tit­re­şim­le­ri­ni güç­len­di­re­rek iç ku­la­ğa ak­ta­rır; iç ku­lak da bu tit­re­şim­le­ri elekt­rik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­re­rek bey­ne gön­de­rir. Ay­nen gör­me­de ol­du­ğu gi­bi duy­ma iş­le­mi de be­yin­de­ki duy­ma mer­ke­zin­de ger­çek­le­şir.
Göz­de­ki du­rum ku­lak için de ge­çer­li­dir, ya­ni be­yin, ışık gi­bi se­se de ka­pa­lı­dır, ses ge­çir­mez. Do­la­yı­sıy­la dı­şa­rı­sı ne ka­dar gü­rül­tü­lü de ol­sa bey­nin içi ta­ma­men ses­siz­dir. Bu­na rağ­men en net ses­ler be­yin­de al­gı­la­nır. Ses ge­çir­me­yen bey­ni­niz­de bir or­kest­ra­nın sen­fo­ni­le­ri­ni din­ler­si­niz, ka­la­ba­lık bir or­ta­mın tüm gü­rül­tü­sü­nü du­yar­sı­nız. Ama o an­da has­sas bir ci­haz­la bey­ni­ni­zin için­de­ki ses dü­ze­yi öl­çül­se, bu­ra­da kes­kin bir ses­siz­li­ğin ha­kim ol­du­ğu gö­rü­le­cek­tir.
Net bir gö­rün­tü el­de ede­bil­mek ümi­diy­le tek­no­lo­ji na­sıl kul­la­nı­lı­yor­sa, ses için de ay­nı ça­ba­lar on­lar­ca yıl­dır sür­dü­rül­mek­te­dir. Ses ka­yıt ci­haz­la­rı, mü­zik set­le­ri, bir­çok elekt­ro­nik alet, se­si al­gı­la­yan mü­zik sis­tem­le­ri bu ça­lış­ma­lar­dan ba­zı­la­rı­dır. An­cak, tüm tek­no­lo­ji­ye, bu tek­no­lo­ji­de ça­lı­şan bin­ler­ce mü­hen­di­se ve uz­ma­na rağ­men ku­la­ğın oluş­tur­du­ğu net­lik ve ka­li­te­de bir se­se ula­şı­la­ma­mış­tır. En bü­yük mü­zik sis­te­mi şir­ke­ti­nin üret­ti­ği en ka­li­te­li mü­zik se­ti­ni dü­şü­nün. Se­si kay­det­ti­ğin­de mut­la­ka se­sin bir kıs­mı kay­bo­lur ve­ya az da ol­sa mut­la­ka pa­ra­zit olu­şur ve­ya mü­zik se­ti­ni aç­tı­ğı­nız­da da­ha mü­zik baş­la­ma­dan bir cı­zır­tı mut­la­ka du­yar­sı­nız. An­cak in­san vü­cu­dun­da­ki tek­no­lo­ji­nin ürü­nü olan ses­ler son de­re­ce net ve ku­sur­suz­dur. Bir in­san ku­la­ğı, hiç­bir za­man mü­zik se­tin­de ol­du­ğu gi­bi cı­zır­tı­lı ve­ya pa­ra­zit­li al­gı­la­maz; ses ne ise tam ve net bir bi­çim­de onu al­gı­lar. Bu du­rum, in­san ya­ra­tıl­dı­ğı gün­den bu ya­na böy­le­dir.
Şim­di­ye ka­dar in­sa­noğ­lu­nun yap­tı­ğı hiç­bir gö­rün­tü ve ses ci­ha­zı, göz ve ku­lak ka­dar has­sas ve ba­şa­rı­lı bi­rer al­gı­la­yı­cı ola­ma­mış­tır.
An­cak gör­me ve işit­me ola­yın­da, tüm bun­la­rın öte­sin­de, çok bü­yük bir ger­çek da­ha var­dır.

Bey­nin İçin­de Gö­ren ve
Du­yan Şu­ur Ki­me Ait­tir?
Bey­nin için­de, ışıl ışıl renk­li bir dün­ya­yı sey­re­den, sen­fo­ni­le­ri, kuş­la­rın cı­vıl­tı­la­rı­nı din­le­yen, gü­lü kok­la­yan kim­dir?
İn­sa­nın göz­le­rin­den, ku­lak­la­rın­dan, bur­nun­dan ge­len uya­rı­lar, elekt­rik sin­ya­li ola­rak bey­ne gi­der. Bi­yo­lo­ji, fiz­yo­lo­ji ve­ya bi­yo­kim­ya ki­tap­la­rın­da bu gö­rün­tü­nün be­yin­de na­sıl oluş­tu­ğu­na da­ir bir­çok de­tay okur­su­nuz. An­cak, bu ko­nu hak­kın­da­ki en önem­li ger­çe­ğe hiç­bir yer­de rast­la­ya­maz­sı­nız: Be­yin­de, bu elekt­rik sin­yal­le­ri­ni gö­rün­tü, ses, ko­ku ve his ola­rak al­gı­la­yan kim­dir? Bey­nin için­de gö­ze, ku­la­ğa, bur­na ih­ti­yaç duy­ma­dan tüm bun­la­rı al­gı­la­yan bir şu­ur bu­lun­mak­ta­dır. Bu şu­ur ki­me ait­tir?
El­bet­te bu şu­ur bey­ni oluş­tu­ran si­nir­ler, yağ ta­ba­ka­sı ve si­nir hüc­re­le­ri­ne ait de­ğil­dir. İş­te bu yüz­den, her­şe­yin mad­de­den iba­ret ol­du­ğu­nu zan­ne­den Dar­wi­nist-ma­ter­ya­list­ler bu so­ru­la­ra hiç­bir ce­vap ve­re­me­mek­te­dir­ler. Çün­kü bu şu­ur, Allah’ın ya­rat­mış ol­du­ğu ruh­tur. Ruh, gö­rün­tü­yü sey­ret­mek için gö­ze, se­si duy­mak için ku­la­ğa ih­ti­yaç duy­maz. Bun­la­rın da öte­sin­de dü­şün­mek için bey­ne ih­ti­yaç duy­maz.
Bu açık ve il­mi ger­çe­ği oku­yan her in­sa­nın, bey­nin için­de­ki bir­kaç san­ti­met­re­küp­lük, kap­ka­ran­lık me­ka­na tüm ka­ina­tı üç bo­yut­lu, renk­li, göl­ge­li ve ışık­lı ola­rak sığ­dı­ran yü­ce Allah’ı dü­şü­nüp, O’ndan kor­kup, O’na sı­ğın­ma­sı ge­re­kir.

Ma­ter­ya­list Bir İnanç
Bu­ra­ya ka­dar in­ce­le­dik­le­ri­miz, ev­rim te­ori­si­nin bi­lim­sel bul­gu­lar­la açık­ça çe­li­şen bir id­dia ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. Te­ori­nin ha­ya­tın kö­ke­ni hak­kın­da­ki id­di­ası bi­li­me ay­kı­rı­dır, öne sür­dü­ğü ev­rim me­ka­niz­ma­la­rı­nın hiç­bir ev­rim­leş­ti­ri­ci et­ki­si yok­tur ve fo­sil­ler te­ori­nin ge­rek­tir­di­ği ara form­la­rın ya­şa­ma­dık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Bu du­rum­da, el­bet­te, ev­rim te­ori­si­nin bi­li­me ay­kı­rı bir dü­şün­ce ola­rak bir ke­na­ra atıl­ma­sı ge­re­kir. Ni­te­kim ta­rih bo­yun­ca dün­ya mer­kez­li ev­ren mo­de­li gi­bi pek çok dü­şün­ce, bi­li­min gün­de­min­den çı­ka­rıl­mış­tır. Ama ev­rim te­ori­si ıs­rar­la bi­li­min gün­de­min­de tu­tul­mak­ta­dır. Hat­ta ba­zı in­san­lar te­ori­nin eleş­ti­ril­me­si­ni “bi­li­me sal­dı­rı” ola­rak gös­ter­me­ye bi­le ça­lış­mak­ta­dır­lar. Pe­ki ne­den?..
Bu du­ru­mun ne­de­ni, ev­rim te­ori­si­nin ba­zı çev­re­ler için, ken­di­sin­den as­la vaz­ge­çi­le­me­ye­cek dog­ma­tik bir ina­nış olu­şu­dur. Bu çev­re­ler, ma­ter­ya­list fel­se­fe­ye kö­rü kö­rü­ne bağ­lı­dır­lar ve Dar­wi­nizm’i de do­ğa­ya ge­ti­ri­le­bi­le­cek ye­ga­ne ma­ter­ya­list açık­la­ma ol­du­ğu için be­nim­se­mek­te­dir­ler.
Ba­zen bu­nu açık­ça iti­raf da eder­ler. Har­vard Üni­ver­si­te­si’nden ün­lü bir ge­ne­tik­çi ve ay­nı za­man­da ön­de ge­len bir ev­rim­ci olan Ric­hard Le­won­tin, “ön­ce ma­ter­ya­list, son­ra bi­lim ada­mı” ol­du­ğu­nu şöy­le iti­raf et­mek­te­dir:
Bi­zim ma­ter­ya­liz­me bir inan­cı­mız var, ‘a pri­ori’ (ön­ce­den ka­bul edil­miş, doğ­ru var­sa­yıl­mış) bir inanç bu. Bi­zi dün­ya­ya ma­ter­ya­list bir açık­la­ma ge­tir­me­ye zor­la­yan şey, bi­li­min yön­tem­le­ri ve ku­ral­la­rı de­ğil. Ak­si­ne, ma­ter­ya­liz­me olan ‘a pri­ori’ bağ­lı­lı­ğı­mız ne­de­niy­le, dün­ya­ya ma­ter­ya­list bir açık­la­ma ge­ti­ren araş­tır­ma yön­tem­le­ri­ni ve kav­ram­la­rı kur­gu­lu­yo­ruz. Ma­ter­ya­lizm mut­lak doğ­ru ol­du­ğu­na gö­re de, İla­hi bir açık­la­ma­nın sah­ne­ye gir­me­si­ne izin ve­re­me­yiz. (Ric­hard Le­won­tin, “The De­mon-Ha­un­ted World”, The New York Re­vi­ew of Bo­oks, 9 Ocak 1997, s. 28)
Bu söz­ler, Dar­wi­nizm’in, ma­ter­ya­list fel­se­fe­ye bağ­lı­lık uğ­ru­na ya­şa­tı­lan bir dog­ma ol­du­ğu­nun açık ifa­de­le­ri­dir. Bu dog­ma, mad­de­den baş­ka hiç­bir var­lık ol­ma­dı­ğı­nı var­sa­yar. Bu ne­den­le de can­sız, bi­linç­siz mad­de­nin, ha­ya­tı ya­rat­tı­ğı­na ina­nır. Mil­yon­lar­ca fark­lı can­lı tü­rü­nün; ör­ne­ğin kuş­la­rın, ba­lık­la­rın, zü­ra­fa­la­rın, kap­lan­la­rın, bö­cek­le­rin, ağaç­la­rın, çi­çek­le­rin, ba­li­na­la­rın ve in­san­la­rın mad­de­nin ken­di için­de­ki et­ki­le­şim­ler­le, ya­ni ya­ğan yağ­mur­la, ça­kan şim­şek­le, can­sız mad­de­nin için­den oluş­tu­ğu­nu ka­bul eder. Ger­çek­te ise bu, hem ak­la hem bi­li­me ay­kı­rı bir ka­bul­dür. Ama Dar­wi­nist­ler ken­di de­yim­le­riy­le “İla­hi bir açık­la­ma­nın sah­ne­ye gir­me­me­si” için, bu ka­bu­lü sa­vun­ma­ya de­vam et­mek­te­dir­ler.
Can­lı­la­rın kö­ke­ni­ne ma­ter­ya­list bir ön yar­gı ile bak­ma­yan in­san­lar ise, şu açık ger­çe­ği gö­re­cek­ler­dir: Tüm can­lı­lar, üs­tün bir güç, bil­gi ve ak­la sa­hip olan bir Ya­ra­tı­cı­nın ese­ri­dir­ler. Ya­ra­tı­cı, tüm ev­re­ni yok­tan var eden, en ku­sur­suz bi­çim­de dü­zen­le­yen ve tüm can­lı­la­rı ya­ra­tıp şe­kil­len­di­ren Allah’tır.

Ev­rim Te­ori­si Dün­ya Ta­ri­hi­nin
En Et­ki­li Bü­yü­sü­dür
Bu­ra­da şu­nu da be­lirt­mek ge­re­kir ki, ön­ yar­gı­sız, hiç­bir ide­olo­ji­nin et­ki­si al­tın­da kal­ma­dan, sa­de­ce ak­lı­nı ve man­tı­ğı­nı kul­la­nan her in­san, bi­lim ve me­de­ni­yet­ten uzak top­lum­la­rın hu­ra­fe­le­ri­ni an­dı­ran ev­rim te­ori­si­nin ina­nıl­ma­sı im­kan­sız bir id­dia ol­du­ğu­nu ko­lay­lık­la an­la­ya­cak­tır.
Yu­ka­rı­da da be­lir­til­di­ği gi­bi, ev­rim te­ori­si­ne ina­nan­lar, bü­yük bir va­ri­lin içi­ne bir­çok ato­mu, mo­le­kü­lü, can­sız mad­de­yi dol­du­ran ve bun­la­rın ka­rı­şı­mın­dan za­man için­de dü­şü­nen, ak­le­den, bu­luş­lar ya­pan pro­fe­sör­le­rin, üni­ver­si­te öğ­ren­ci­le­ri­nin, Eins­te­in, Hubb­le gi­bi bi­lim adam­la­rı­nın, Frank Si­nat­ra, Charl­ton Hes­ton gi­bi sa­nat­çı­la­rın, bu­nun ya­nı­ sı­ra cey­lan­la­rın, li­mon ağaç­la­rı­nın, ka­ran­fil­le­rin çı­ka­ca­ğı­na inan­mak­ta­dır­lar. Üs­te­lik, bu saç­ma id­di­aya ina­nan­lar bi­lim adam­la­rı, po­fe­sör­ler, kül­tür­lü, eği­tim­li in­san­lar­dır. Bu ne­den­le ev­rim te­ori­si için “dün­ya ta­ri­hi­nin en bü­yük ve en et­ki­li bü­yü­sü” ifa­de­si­ni kul­lan­mak ye­rin­de ola­cak­tır. Çün­kü, dün­ya ta­ri­hin­de in­san­la­rın bu de­re­ce ak­lı­nı ba­şın­dan alan, akıl ve man­tık­la dü­şün­me­le­ri­ne im­kan ta­nı­ma­yan, göz­le­ri­nin önü­ne san­ki bir per­de çe­kip çok açık olan ger­çek­le­ri gör­me­le­ri­ne en­gel olan bir baş­ka inanç ve­ya id­dia da­ha yok­tur. Bu, Af­ri­ka­lı ba­zı ka­bi­le­le­rin to­tem­le­re, Se­be hal­kı­nın Gü­neş’e tap­ma­sın­dan, Hz. İb­ra­him’in kav­mi­nin el­le­ri ile yap­tık­la­rı put­la­ra, Hz. Mu­sa’nın kav­mi­nin al­tın­dan yap­tık­la­rı bu­za­ğı­ya tap­ma­la­rın­dan çok da­ha va­him ve akıl al­maz bir kör­lük­tür. Ger­çek­te bu du­rum, Allah’ın Ku­ran’da işa­ret et­ti­ği bir akıl­sız­lık­tır. Allah, ba­zı in­san­la­rın an­la­yış­la­rı­nın ka­pa­na­ca­ğı­nı ve ger­çek­le­ri gör­mek­ten aciz du­ru­ma dü­şe­cek­le­ri­ni bir­çok aye­tin­de bil­dir­mek­te­dir. Bu ayet­ler­den ba­zı­la­rı şöy­le­dir:

Şüp­he­siz, in­kar eden­le­ri uyar­san da, uyar­ma­san da, on­lar için fark et­mez; inan­maz­lar. Allah, on­la­rın kalp­le­ri­ni ve ku­lak­la­rı­nı mü­hür­le­miş­tir; göz­le­ri­nin üze­rin­de per­de­ler var­dır. Ve bü­yük azab on­la­ra­dır. (Ba­ka­ra Su­re­si, 6-7)

… Kalp­le­ri var­dır bu­nun­la kav­ra­yıp-an­la­maz­lar, göz­le­ri var­dır bu­nun­la gör­mez­ler, ku­lak­la­rı var­dır bu­nun­la işit­mez­ler. Bun­lar hay­van­lar gi­bi­dir, hat­ta da­ha aşa­ğı­lık­tır­lar. İş­te bun­lar ga­fil olan­lar­dır. (Araf Su­re­si, 179)

Allah Hicr Su­re­si’nde ise, bu in­san­la­rın mu­ci­ze­ler gör­se­ler bi­le inan­ma­ya­cak ka­dar bü­yü­len­dik­le­ri­ni şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

On­la­rın üzer­le­ri­ne gök­yü­zün­den bir ka­pı aç­sak, or­dan yu­ka­rı yük­sel­se­ler de, mut­la­ka: “Göz­le­ri­miz dön­dü­rül­dü, bel­ki biz bü­yü­len­miş bir top­lu­lu­ğuz” di­ye­cek­ler­dir. (Hicr Su­re­si, 14-15)

Bu ka­dar ge­niş bir kit­le­nin üze­rin­de bu bü­yü­nün et­ki­li ol­ma­sı, in­san­la­rın ger­çek­ler­den bu ka­dar uzak tu­tul­ma­la­rı ve 150 yıl­dır bu bü­yü­nün bo­zul­ma­ma­sı ise, ke­li­me­ler­le an­la­tı­la­ma­ya­cak ka­dar hay­ret ve­ri­ci bir du­rum­dur. Çün­kü, bir ve­ya bir­kaç in­sa­nın im­kan­sız se­nar­yo­la­ra, saç­ma­lık ve man­tık­sız­lık­lar­la do­lu id­di­ala­ra inan­ma­la­rı an­la­şı­la­bi­lir. An­cak dün­ya­nın dört bir ya­nın­da­ki in­san­la­rın, şu­ur­suz ve can­sız atom­la­rın ani bir ka­rar­la bi­ra­ra­ya ge­lip; ola­ğa­nüs­tü bir or­ga­ni­zas­yon, di­sip­lin, akıl ve şu­ur gös­te­rip ku­sur­suz bir sis­tem­le iş­le­yen ev­re­ni, can­lı­lık için uy­gun olan her tür­lü özel­li­ğe sa­hip olan Dün­ya ge­ze­ge­ni­ni ve sa­yı­sız komp­leks sis­tem­le do­na­tıl­mış can­lı­la­rı mey­da­na ge­tir­di­ği­ne inan­ma­sı­nın, “bü­yü”den baş­ka bir açık­la­ma­sı yok­tur.
Ni­te­kim, Allah Ku­ran’da, in­kar­cı fel­se­fe­nin sa­vu­nu­cu­su olan ba­zı kim­se­le­rin, yap­tık­la­rı bü­yü­ler­le in­san­la­rı et­ki­le­dik­le­ri­ni Hz. Mu­sa ve Fi­ra­vun ara­sın­da ge­çen bir olay­la biz­le­re bil­dir­mek­te­dir. Hz. Mu­sa, Fi­ra­vun’a hak di­ni an­lat­tı­ğın­da, Fi­ra­vun Hz. Mu­sa’ya, ken­di “bil­gin bü­yü­cü­le­ri” ile in­san­la­rın top­lan­dı­ğı bir yer­de kar­şı­laş­ma­sı­nı söy­ler. Hz. Mu­sa, bü­yü­cü­ler­le kar­şı­laş­tı­ğın­da, bü­yü­cü­le­re ön­ce on­la­rın ma­ri­fet­le­ri­ni ser­gi­le­me­le­ri­ni em­re­der. Bu ola­yın an­la­tıl­dı­ğı ayet­ şöy­le­dir:

(Mu­sa:) “Siz atın” de­di. (Asa­la­rı­nı) atı­ve­rin­ce, in­san­la­rın göz­le­ri­ni bü­yü­le­yi­ver­di­ler, on­la­rı deh­şe­te dü­şür­dü­ler ve (or­ta­ya) bü­yük bir si­hir ge­tir­miş ol­du­lar. (Araf Su­re­si, 116)

Gö­rül­dü­ğü gi­bi Fi­ra­vun’un bü­yü­cü­le­ri yap­tık­la­rı “al­dat­ma­ca­lar”la - Hz. Mu­sa ve ona ina­nan­lar dı­şın­da- in­san­la­rın hep­si­ni bü­yü­le­ye­bil­miş­ler­dir. An­cak, on­la­rın at­tık­la­rı­na kar­şı­lık Hz. Mu­sa’nın or­ta­ya koy­du­ğu de­lil, on­la­rın bu bü­yü­sü­nü, Ku­ran’da­ki ifa­dey­le “uy­dur­duk­la­rı­nı yut­muş” ya­ni et­ki­siz kıl­mış­tır:

Biz de Mu­sa’ya: “Asa­nı fır­la­tı­ver” di­ye vah­yet­tik. (O da fır­la­tı­ve­rin­ce) bir de bak­tı­lar ki, o bü­tün uy­dur­duk­la­rı­nı der­le­yip-to­par­la­yıp yu­tu­yor. Böy­le­ce hak ye­ri­ni bul­du, on­la­rın bü­tün yap­mak­ta ol­duk­la­rı ge­çer­siz kal­dı. Ora­da ye­nil­miş ol­du­lar ve kü­çük düş­müş­ler ola­rak ters­yüz çev­ril­di­ler. (Araf Su­re­si, 117-119)

Ayet­ler­de de bil­di­ril­di­ği gi­bi, da­ha ön­ce in­san­la­rı bü­yü­le­ye­rek et­ki­le­yen bu ki­şi­le­rin yap­tık­la­rı­nın bir sah­te­kar­lık ol­du­ğu­nun an­la­şıl­ma­sı ile, söz­ ko­nu­su in­san­lar kü­çük düş­müş­ler­dir. Gü­nü­müz­de de bir bü­yü­nün et­ki­siy­le, bi­lim­sel­lik kı­lı­fı al­tın­da son de­re­ce saç­ma id­di­ala­ra ina­nan ve bun­la­rı sa­vun­ma­ya ha­yat­la­rı­nı ada­yan­lar, eğer bu id­di­alar­dan vaz­geç­mez­ler­se ger­çek­ler tam an­la­mıy­la açı­ğa çık­tı­ğın­da ve “bü­yü bo­zul­du­ğun­da” kü­çük du­ru­ma dü­şe­cek­ler­dir. Ni­te­kim, yak­la­şık 60 ya­şı­na ka­dar ev­ri­mi sa­vu­nan ve ate­ist bir fel­se­fe­ci olan, an­cak da­ha son­ra ger­çek­le­ri gö­ren Mal­colm Mug­ge­rid­ge ev­rim te­ori­si­nin ya­kın ge­le­cek­te dü­şe­ce­ği du­ru­mu şöy­le açık­la­mak­ta­dır:
Ben ken­dim, ev­rim te­ori­si­nin, özel­lik­le uy­gu­lan­dı­ğı alan­lar­da, ge­le­ce­ğin ta­rih ki­tap­la­rın­da­ki en bü­yük esp­ri mal­ze­me­le­rin­den bi­ri ola­ca­ğı­na ik­na ol­dum. Ge­le­cek ku­şak, bu ka­dar çü­rük ve be­lir­siz bir hi­po­te­zin ina­nıl­maz bir saf­lık­la ka­bul edil­me­si­ni hay­ret­le kar­şı­la­ya­cak­tır. (Mal­colm Mug­ge­rid­ge, The End of Chris­ten­dom, Grand Ra­pids: Eerd­mans, 1980, s.43)
Bu ge­le­cek, uzak­ta de­ğil­dir ak­si­ne çok ya­kın bir ge­le­cek­te in­san­lar “te­sa­düf­ler”in ilah ola­ma­ya­cak­la­rı­nı an­la­ya­cak­lar ve ev­rim te­ori­si dün­ya ta­ri­hi­nin en bü­yük al­dat­ma­ca­sı ve en şid­det­li bü­yü­sü ola­rak ta­nım­la­na­cak­tır. Bu şid­det­li bü­yü, bü­yük bir hız­la dün­ya­nın dört bir ya­nın­da in­san­la­rın üze­rin­den kalk­ma­ya baş­la­mış­tır. Ar­tık ev­rim al­dat­ma­ca­sı­nın sır­rı­nı öğ­re­nen bir­çok in­san, bu al­dat­ma­ca­ya na­sıl kan­dı­ğı­nı hay­ret ve şaş­kın­lık­la dü­şün­mek­te­dir.





NOT­LAR

1 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onbirinci Şua, Meyve Risalesi, s.193
2 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onbirinci Şua, Meyve Risalesi, s. 226
3 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s. 260
4 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Ondördüncü Şua, s. 509-510
5 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, s. 428
6 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.264-265
7 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Ondördüncü Şua, s. 522-523
8 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.267
9 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, s. 502
10 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Şua, s. 313-314
11 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Şua, s.311-312
12 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Söz, s. 150-151
13 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Ondördüncü Şua, s.481
14 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Söz, s.150
15 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Şua, s.296
16 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.267
17 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmiyedinci Lema, s.726
18 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Söz, s.149
19 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.266
20 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.265
21 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Mektub, s.46-47
22 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Mektub, s.47
23 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.261-262
24 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Şua, s. 306
25 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Söz, s.153
26 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onbirinci Şua, s. 201
27 Necip Fazil Kisakürek, Son Devrin Din Mazlumları, s. 223
28 Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, Kronolojik Hayatı, Nesil Matbaacılık A.Ş., 13. baskı, s.315
29 Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, cilt 2, s.21
30 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.258
31 Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 89-95
32 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı,Emirdağ Lahikası, s.48
33 Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s.346
34 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, s.451
35 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Kastamonu Lahikası, s. 217
36 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s. 265

Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok.
Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.”
(Bakara Suresi, 32)






İnsanları yalnızca Allah'a kulluk etmeye ve güzel ahlaklı olmaya çağıran samimi Müslümanlar için, hiçbir suçları bulunmadığı halde zaman zaman yaşamak zorunda bırakıldıkları hapishaneler, manevi açıdan çok güzel birer eğitim ve nefsi terbiye yeridirler. Diğer bir deyişle, müminler için hapishaneler birer medrese hükmündedirler.
Bu medreselerin Yusuf ismiyle anılmalarının nedeni ise, -Kuran'da bildirildiği üzere- Allah'a imanı ve güzel ahlakı ile tanınan Hz. Yusuf'un suçsuz yere hapiste kalmış olmasıdır. Hz. Yusuf, kendisinin suçsuz olduğuna dair deliller apaçık ortada olmasına rağmen, Allah'ın dinini anlatan bir insan olduğu için iftiraya uğramış, ardından hapse atılmış ve yıllar yılı hapiste kalmıştır. Bu olaylar esnasında, başına her gelenin Allah'tan bir hayır olduğunu bilmiş, hapiste dahi tebliğ vazifesine devam ederek diğer mahkumlara Allah'ın varlığını ve güzel ahlakı anlatmış, hapis hayatı boyunca asla bir şikayette bulunmamıştır. İşte onun bu tavrı, kendisinden sonra gelen tüm müminlere de güzel bir örnek teşkil etmiştir.
Hz. Yusuf'tan başka, İmam-ı A'zam, İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve yakın tarihimizden Bediüzzaman Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan ve Gönenli Mehmet Efendi gibi İslam büyükleri de türlü iftiralara uğramış, sahte delillerle aleyhlerinde tuzaklar kurulmuş ve bu iftiralardan dolayı da hapisle cezalandırılmışlardır. Bu mübarek kişiler de aynı Hz. Yusuf gibi başlarına gelen zorluk ve sıkıntıyı kendileri için bir nimet bilmişler, ahiretteki karşılığını düşünerek şevklenmişlerdir. Hapis hayatındaki zorlukların kendileri için manevi bir eğitim, bir nevi inzivaya çekilme olduğunu düşünerek, hapiste değil de Medrese-i Yusufiye'de olduklarını kabul etmişlerdir.